Kendi blogunu oluştur ;)
Image Hosted by Resim-Yukle.com

İSLAM

1 tane "mezhebler" etiketli yazı bulundu "mezhebler" tagli diger ogeler resimler, videolar

MEZHEPLERE TABİ OLMA BAKIMINDAN İNSANLARIN DURUMU







MEZHEPLERE TABİ OLMA BAKIMINDAN İNSANLARIN DURUMU

kaynak:

ikdud cin risalesi şeh veliyullah dehlevi

Biline ki:

Mezheplere tâbi olma bakımından insanlar dört dereceye ayrılır. Bunlardan her birine ait, geçmemeleri gereken birer sınır vardır.[1]

1. Bu mezheplerden birinin imamına müntesip (bağlı) bulunan "mutlak müctehid".

2. "Muharric" ki buna "Mezhepte müctehid" de denir.

3. Mezhebin derin (mütebahhir) âlimi. Bu, mezhebin esaslarını bilen, hazmetmiş bulunan ve iyice bildiği mezhep hükümlerine göre fetva veren kimsedir.

4. Sadece "mukallid" olan, mezhep âlimlerine fetva soran ve onların fetvalarına göre amel (hareket) eden şahıstır.

Fıkıh ve usûl kitapları, bu derecelerin her birinde bulunan kişilerde aranacak vasıflar ve alâkalı hükümlerle doludur.

Ancak bazı kimseler dereceler arasındaki farkları bilemiyor ve bu yüzden de alâkalı hükümleri körükörüne tefsir ederek birbirleriyle mütenâkız (çelişik) sanıyorlar.

İşte bunun için biz, her dereceyi bir fasılda ele alarak her birine ait hükümlere kısaca işaret edeceğiz

Birinci fasıl:

"Müntesib olan mutlak müctehid": Bunda aranan şartları daha önce söyledik, burada tekrar etmeyeceğiz. Onların hulasası şudur: Müntesib müctehid-i mutlak, hadis ilmini, mensup bulunduğu zevattan nakledilen fıkhı ve fıkıh usûlünü bilir.

Şâfiîlerin büyük âlimlerinin durumu böyledir.

Bu kısma giren âlimlerin sayısı -kendi başlarına- çoksa da, daha sonraki derecelerde bulunanlara göre azdır.

Sözlerinden araştırarak tesbit ettiğimize göre bunların yaptıkları iş şundan ibarettir:

1. Mâlik, Şâfiî, Ebu Hanife, Sevrî gibi mezhep ve fetvaları makbul müctehidlerden nakledilen meseleleri; önce Muvatta ve Sahîhayn sonra da Tirmizî ve Ebu Davud hadislerine arzederler.

Hangi mesele lâfız veya işaret yoluyla sünnete uyarsa onu alır ve ona dayanırlar.

2. Sünnete açıkça aykırı buldukları meseleleri terkeder onunla amel etmezler.

3. Bir meseleyle ilgili hadis ve nakiller muhtelif (ayrı ayrı hüküm ifade eder) ise bunları şöylece telife çalışırlar.

a) Açıklaması bulunanı (müsfesseri) müphem olana hâkim kılarlar.

b) Her hadisin ifade ettiği hükmün -durum buna müsaitse- ayrı ayrı şekiller arzeden farklı meselere ait olduğunu tesbit ederler... c) Eğer sünnet ve âdâb ile ilgili ise her şekli sünnet sayarlar.

d) Helal, haram veya mahkeme hükmü (kaza) ifade ediyor; sahabe, tâbiûn ve müctehidler de bunlarda ihtilaf eylemiş bulunuyorlarsa, meselede birden fazla görüş olduğunu kabul ederler.

Bunlardan herhangi birini benimseyeni kınamazlar. Eğer hadisler bunlardan herbirine delâlet eder durumda ise hükümde hareket serbestisi görürler.

Sonra en uygun hükmü tesbit için olanca güçlerini sarfederler. Bunu da rivayet kuvvetli, sahabenin çoğunun tatbiki, müctehidlerin ekserisinin mezhebi, emsâline ve kıyasa uygun olmak gibi esaslarla tesbit ederler.

4. Eğer yukarda geçen iki derecedeki kitaplarda meseleyle ilgili hadis bulamazlarsa, üçüncü derecedeki hadis kitaplarında müctehidlerin sözlerinin dellilerini araştırırlar, yahut onların ileri sürdükleri aklî delillere göz atarlar...

Eğer bunlardan birini kabul edebilirlerse ederler; başka bir hükme kâni olurlarsa; mesele ictihad sahasına giriyor, daha önce kanaatlerine zıt bir icmâ bulunmuyor ve ellerinde de açık delil varsa bunu kabul ederler. Bunu yaparken de ALLAH'tan yardım diler ona güvenirler.

Bu oldukça güç bir iştir, yanılıp hataya düşmekten şiddetle kaçınırlar. Eğer kendileri açık bir delile sahip değillerse âlimlerin ekseriyetine uyarlar.

5. Bir mesele hakkında öncekiler açıkça bir şey söylememiş, bir delil ileri sürmemişlerse; kitaptan, sünnetten, sahabe ve tâbiûndan menkul sözler arasında bir açık söz, işaret veya imâ arayıp tararlar. Bulabilirlerse bunu kabul ederler.

Bu zevat, kendi kanaatlerine uysun uymasın, bir âlimin her dediğini taklîd etmek gibi bir şeyi asla yapmazlar.

Eğer bu söylediklerimden şüphe edilirse Beyhakî'nin kitaplarına, Meâlimu's-sünen'e ve

Bağavî'nin Şerhu's-Sünne'sine bakılsın. İşte bu; muhakkık ve fakih muhaddislerin yoludur. Bunların da sayısı oldukça azdır.

Bu zevat, kıyas ve icmâı kabul etmeyen zâhiriyye muhaddislerinden olmadıkları gibi, müctehidlerin sözlerine hiç iltifat etmeyen mütekaddimun muhaddislerinden de değildirler.

Daha çok hadis taraftarlarına "ashabu'l-hadise" benzerler. Zira onların ashab ve tâbiûn sözlerine tatbik ettikleri metodu bunlar da müctehidlerin sözlerine tatbik ederler.

İkinci fasıl:

"Mezhebde müctehid" ve buna dair meseleler:

Biline ki: Mezhebde müctehid olan (el-müctehid fi'l-mezheb) şunları bilmelidir:

1. Sahih hadise ve selefin ittifakına aykırı hükümden kaçınacak kadar hadis ve âsâr (ashab ve tâbiûn sözleri) bilgisi.

2. Tâbi olduğu müctehidlerin sözlerinin kaynak ve delillerini anlayabilecek kadar fıkıh ve usûl bilgisi.

et-Fetâvâ's-Siraciyye'deki şu sözler de bunu ifade etmektedir:

Bir kimse şunları bilmedikçe fetva vermemelidir:

a) Âlimlerin görüş ve sözleri,

b) Bunların delil ve kaynakları,

c) Halkın muamele ve davranışları,

Eğer âlimlerin sözlerini bilir de mezheplerini (söz ve görüşün
dayanağını) bilmezse ve bu takdirde kendisine muteber mezhep sahibi âlimlerin ittifak ettikleri bir mesele sorulursa, "bu câizdir veya değildir" diyebilir. Bu sözü nakil yoluyla söylemiş olur.

Eğer âlimlerin ihtilâf ettiği bir mesele ise, "bu filâna göre caizdir, falâna göre değildir" diyebilir.

Delillerini bilmedikçe görüşlerden birini tercih ederek bununla cevap veremez."

el-Fusûlu'l-İmâdiyye'nin birinci faslında şu ifâde vardır:

"Kişi ictihada ehil değilse ancak nakil yoluyla cevap ve fetva verir ve bilebildiği kadar âlimlerin sözlerini nakleder."

Ebu Yusuf, Züfer ve Âfiye b. Zeyd'den, şöyle dedikleri nakledilmiştir:

"Delilimizi (nereden aldığımızı) bilmedikçe bizim ictihadımızla fetva vermek kimseye helâl olmaz."

Aynı mevzuda şöyle de denmiştir:

Bir kimse mezhebimizin bütün kitaplarını ezberlemiş bile olsa fetva verme usûlünü öğrenebilmek için ayrıca tâlib olup çalışmalıdır. Çünkü birçok mesele vardır ki müctehidlerimiz onların cevabını, kendi yaşadıkları muhitin âdet ve muâmele şekillerine göre vermişlerdir. İşte her müftü de, böylece, şeriata aykırı olmayan hususlarda kendi muhit ve zamanının âdetlerini gözönüne almalıdır.

Umdetu'l-ahkâm'da şöyle denir:

"İctihada ehil olan; kitabı, sünneti, âsârı ve fıkhın esaslarını bilmelidir."

Hâniyye'den: "Bazılarından nakledildiğine göre ictihad için Mebsût'u, nâsih ve mensûhu, muhkemi, müevveli, halkın örf ve âdetini bilmek şarttır".

Sirâciyye'de "İctihadın asgari şartı, Mebsût'u hıfzetmektir."

Bütün bu rivayetler Hızânetu'l-müftîyn de zikredilmiştir.

Ben derim ki: Bu ifadelerin mâna ve maksadı; tahrîc yoluyla[2] fetva veren âlim ile -ictihad ederek değil de- nakil yoluyla fetva veren ve mezhebini iyice bilen müftünün farkını anlatmaktır.

Biline ki:

Fıkıh âlimlerine göre meseleler dört grupta toplanır:

1. Mezhebdeki hükmü açık ve sağlam olarak bilinen (zâhiru'l-mezheb). Bunları, usûle uysun uymasın olduğu gibi kabul ederler. Bu sebeple Hidâye sahibi ile benzerlerinin "Tecnîs" mesâilinde, bu farkı açıklamaya çaba gösterdikleri görülür.

2. Ebu Hanife ve iki büyük talebesinden şâz olarak (mevsuk ve sağlam olmayan bir yoldan) nakledilenler. Bunları, ancak usûle[3] uyarsa kabul ederler.

3. Sonra gelen âlimlerin (müteahhirûn) tahrîc yoluyla elde ettikleri ve mezhebdeki âlimler ekseriyetinin ittifak ettikleri meseleler. Bunlarla mutlak olarak fetva verirler.

4. Bir önceki gibi olup ancak üzerinde ittifak bulunmayan meseleler. Müftü bu tipten olan meseleleri, seleften nakledilen benzeri meseleler ve usûle arzeder; onlara uygun gelirse alır, yoksa almaz.

Hızânetu'r-rivâyât'ta, Ebu'l-Leys'in Büstân'ından (mutemed kişilerden alma bâbında) şu ifade nakledilmişti:

"Bir kimse bir hadis veya söz işitince, eğer bunu söyleyen mutemed (sika) değilse, bunu hemen kabul edemez. Eğer usûle uyuyorsa alır, yoksa olmaz. Yazılı olarak bulduğu hadis ve mesele de böyledir."

el-Bahru'r-râık'ta, Ebu'l-Leys'in şöyle dediği nakledilir:

"Ebu Nasr'a şöyle bir sual sordular: Senin yanında dört kitap (İbrâhim b. Rüstüm'in kitabı, Hassâf'tan Âdâbu'l-kâdî, Kitâbu'l-mücerred, Kitâbu'n-nevâdir -Hişam rivayetiyle-) bulunsa bunlardan fetva vermek câiz olur mu?

Zira bu kitaplar sence makbuldür.

Ebu Nasr'ın cevabı: Mezhebimizden sahih olarak nakledilenler bizce makbul ve memnûn edici bilgilerdir.

Fakat fetva mevzuuna gelince, ben bir kimsenin anlamadığı şeyle fetva vermesini ve halkın vebâlini yüklenmesini doğru bulmam.

Eğer mezhebimizden olduğu meşhur ve mevsuk olup, âlimlerimizden apaçık bir şekilde nakledilmiş meselelerden olursa, vukûbulan hâdiselerin hükümleri için onlara itimat etmenin kendim için câiz olduğunu umarım.

Biline ki:

Bir mesele Ebu Hanife ile iki büyük talebesi (Ebu Yusuf ve Muhammed) arasında ihtilaflı ise, "mezhebde müctehid" derecesindeki kimse, bu iki görüşten delili daha kuvvetli, kıyasa daha uygun ve halk için daha faydalı olanını seçer.

İşte bundan dolayıdır ki Hanefî âlimlerinden bir kısmı; mâ-i müsta'melin (meselâ abdestte kullanılmış suyun) temizliği hususunda İmam Muhammed'in görüşünü, ikindi ve yatsı namaz vakitlerinin başlangıcı, ziraat ortakçılığı... gibi hususlarda ikisinin görüşünü alarak fetva vermişlerdir. Hanefi kitapları bu gibi misâllerle doludur.

İmam Şâfiî mezhebinde de durum aynıdır. el-Minhâc ile diğer bazı kitaplarda, feraiz bahsinde, Şâfiî mezhebine göre zevi'l-erhâmın vâris kılınmayacağı yazılıdır. Halbuki müteahhirûn, beytu'l-mal düzensiz olduğunda onların da vâris kılınacağı fetvasını vermişlerdir.

Yemen fakihi İbn Ziyâd Fetâvâ'sında; müteahhirûnun, mezheplerine aykırı fetvalarından nakiller yapmıştır.

Bazıları:

1. Altın ve gümüşten ve ticaret eşyasından farz olan zekâtı başka cinsten para ile ödemek.

Bulkînî bunun caiz olduğu fetvasını vermiş ve: "Bunun caiz olduğu kanaatindeyim, fakat Şâfiî'nin mezhebine aykırıdır" demiştir. Bulkinî bu mevzuda Buhâri'ye tâbi oluyor.

2. Hz. Ali evladından olan eşrâfa zekât vermek. Beytu'l-mal'dan hisselerinin verilmediği ve fakru zurarete düştükleri bu zamanlarda onlara zekât vermenin câiz olduğuna Fahruddin Râzî fetva vermiştir.

3. Arıyı kovanı içinde, mum v.s. ile beraber satmak. Bunun da câiz olduğuna Bulkînî fetvâ vermiştir.

4. İbn Ziyâd, İmam İbn Uceyl'den şöyle dediğini nakleder: "Zekât mevzuunda üç meselede mezhebe (Şâfiî mezhebine) aykırı fetva verilir:

a) Zekâtı (başka şehirlere) nakil,

b) Hepsini bir kimseye vermek,

c) Hepsini bir sınıftan muhtaç kimselere vermek,"

Derim ki: Benim de bu mevzuda bir görüşüm var, şöyle ki: Şâfiî mezhebinden bir müftü -ister mezhebde müctehid olsun, ister mezhep âlimi (mütebahhir) bulunsun- bir meselede kendi mezhebinden başkasına ihtiyaç duyarsa İmam Ahmed'in (r.h.) mezhebine sarılsın.

Çünkü İmam Ahmed; ilim ve diyanet bakımlarından imam Şâfiî'nin en büyük talebesidir. İncelendiği zaman görülür ki onun mezhebi de Şâfiî mezhebinin bir dalı ve şeklidir