| | Create free blog ( Türkçe , Deutsch , Español )
Image Hosted by Resim-Yukle.com

İSLAM

Yazılar

İmanın fazlalaşması veya eksilmesi mümkün müdür?







İmam-ı Azam bu hususu şöyle açıklamıştır;

 

"İman ne artar ne de eksilir" çünkü imanın fazlalığı, ancak küfrün azalmasını, imanın azalması da, ancak küfrün artmasını tasavvur etmek suretiyle anlaşılır. Bu ise, bir kimsenin bir anda hem mü'min, hemde kafir olmasını gerektirir. Bu ise batıldır. Çünkü mü'minin imanında şüphe bulunmaz.

 

İman, taalluk ettiği ve ilgili olduğu şey bakımından da artmaz ve eksilmez. Çünkü iman edilecek olan şey Hz. Peygamber (a.s.v)'in getirdiklerinin tamamıdır. Bunların hepsine inanmayıp, bazısına inanılır, bazısına inanılmazsa iman gerçekleşmez.

 

Fakat imanın keyfıyyet olarak, yani kuvvetli, zayıf ve kamil olması, istifade ettiği yakin derecelerinin "ilme'l-yakin" "ayne'l-yakin" ve "hakka'l-yakin" gibi değişik olması neticesi farklılık arzeder. İlme'l-yakin, ayne'l-yakin ve hakka'l-yakin mertebelerini daha iyi anlayabilmek için, şöyle bir misal verebiliriz;

 

Uzaktan bir duman yükseldiğini görmek, orada ateşin varlığına ilme'l-yakin ile inanmak demektir. Dumanın çıktığı yere gidip ateşi görmek, ateşin varlığına ayne'l-yakin ile inanmaktır. Ateşin yakınına gidip sıcaklığını hissetmek ise, o şeyin ateş olduğuna hakka'l-yakin ile inanmaktır.

Bunun içindir ki, Ali el-Kari; "inananların farklı oluşu, aynı varlığa bakan değişik gözlerin o varlık hakkındaki görüşlerinin farklı oluşu gibidir." demiştir. Yani, insanların bir şey görme kabiliyeti birbirinden nasıl değişik iseler, insanların imanlarının farklı oluşu da buna benzemektedir. Mesela; görerek inanan kişinin imanı, düşünerek ve haber alarak bilgi edinen ve bu bilgi ile iman eden kişinin imanından daha kuvvetlidir. Bunun içindir ki Hz. İbrahim (a.s) ölüleri nasıl dirilttiğini göstermesini Allah-u Zülcelal'den istemiştir. Ayet-i kerimede buyrulduğu gibi Allah-u Zülcelal'in "İnanmadın mı?" sorusuna Hz. İbrahim (a.s); "(Gözümle de görerek) Kalbim mutmain olsun diye" (Bakara; 260) cevap vermiştir.

 

Sonuç olarak; imanda ziyade ve noksandan maksad; imanın kuvvetli veya zayıf olmasıdır. Bir kimsenin de imanı bu mana da kuvvetli veya zayıf olabilir. Nitekim, mesela müslümanlardan her hangi birinin imanının, Hz. Peygamber (a.s.v)'in veya Hz. Ebu Bekir (r.a)'in imanı kadar tahkik ve yakin bakımından kuvvetli olmadığında ittifak vardır.

 

İmanın kemalinden sayılan ibadet ve iyi amelin fazla olması imana kuvvet, noksan olması ise zayıflık verir.

Dünyada insanın başına gelecek tüm olaylar, daha önceden belirlenmiş midir?







İslam inancına göre, kainatta meydana gelen her olay, Allah-u Zülcelal'in bilmesi, dilemesi ve yaratmasıyla meydana gelir. O'nun bilgisi, iradesi ve yaratması olmaksızın hiçbir şey olmaz.

Bir insanın ne kadar yaşayacağını, hayatında hangi işleri yapacağını, kiminle evleneceğini, nerede, ne zaman, ne sebeble ve ne şekilde öleceğini de Allah-u Zülcelal ezeli ilmi ile bilmiş ve öylece takdir etmiştir. Biz, Allah-u Zülcelal'in bizim için tayin ve takdir ettiği şeylerin ne olduğunu bilmediğimizden, cüz'i irademiz elimizden geldiğince hayırlı işlerde sarfetmeye gayret göstermemiz gerekir. Esasen, insanlar yaptıkları iyi ve kötü işleri Allah-u Zülcelal öyle takdir ettiği için yapmazlar. Onların ne yapacaklarını Allah-u Zülcelal ezeli ilmi ile bildiğinden öyle takdir etmiştir.

Kâlû Belâ ne demektir?







Allah-u Zülcelal, dünyayı ve dünya içindeki varlıkları yaratmazdan önce yaşayacak olan tüm insanların ruhlarını yarattı ve ruhlar alemi denilen bir alemde bir araya getirdi. Sonra da hepsine birden hitap ederek onlara; "Elestü birabbiküm (Ben sizin Rabbiniz değil miyim?)" diye sordu. Ruhlar da; "Kâlû Belâ (Evet, sen bizim Rab-bimizsin)" diye cevap verdiler. (A'raf; 172)

 

İşte bu konuşmanın olduğu zamana "Kâlû Belâ" zamanı denir.

Büyük günah işleyenleri tekfir etmek doğru mudur?







Tekfir; Lügatta, kişiye küfür isnadında bulunmak, kafir olduğunu ileri sürmek anlamına gelir.

 

Ehl-i Sünnet imamları, büyük günah işleyen kimseleri işledikleri günahları meşru görmedikçe- mü'min kabul etmektedirler. Onun için mü'min kimse, işlediği günahtan ötürü -helal görmedikçe-tekfır etmemelidir.

 

Allah-u Zülcelal, günahla meşgul olan mü'minleri tövbeye davet ederken, ayet-i kerimede şöyle buyurmaktadır;

 

"Ey inananlar! Hep birlikte nasuh tövbe ile Allah'a tövbe edin." (Tahrim;8)

 

Eğer bu kimseler günahlarından dolayı kafir olsaydılar, Allahu Zülcelal onları mü'minler diye isimlendirmez ve "Ey Kafirler! Allah'a tövbe edin" derdi.

 

Bunun gibi Adem (a.s) cennete girdiği zaman Allah-u Zülcelal onu malum ağaçtan menetmişti. Ne var ki Adem (a.s) o ağacın yemişinden yedi. Bunun üzerine Allah-u Zülcelal; "Adem Rabbine karşı geldi de şaştı" (Taha;12l) buyurdu. "Adem Rabbine küfretti" buyurmadı.

 

Buradan da anlaşıldığı gibi, bir mü'min günahından ötürü tekfir edilemez. Bir kimse, birisine; "Sen kafirsin" veya "filan kişi kafirdir"deme, şayet gerçekten kafir ise zaten mesele tamamdır. Yoksa o söz kendisine döner ve kendisi kafir olur.

 

Nitekim Hz. Peygamber (a.s.v) birhadis-i şerifte şöyle buyurmuştur;

 

"Bir kimse bir kimseye "kafir" veya "Allah'ın düşmanı" derse ve böyle olmazsa mutlaka o söz kendisine döner." (Buhari, Müslim)

Namaz, Zekat, Oruç ve Hac farizalarını inkar eden kimsenin hükmü nedir?







Her kim ki, bu ibadetlerin farziyyetini inkar ederse, o bütün müslümanların ittifakıyla kafir olur. Nitekim Imam-ı Şevkani Neylü'l-Evtar isimli kitabında şöyle demiştir;

 

"Müslümanlar arasında, namazın farz olduğunu inkar eden kimsenin kafir olacağına dair, ulema arasında en ufak bir ihtilaf yoktur. Yalnız yeni müslüman olursa ve yahut namazın vücubu kendisine tebliğ edildikten sonra müslümanlarla ihtilat etmemişse o zaman kafir olmaz."

İmam-ı Nevevi el-Mecmû isimli kitabında şöyle demiştir;

 

"Bir kimse, eğer namazın farziyyetini inkar ederek terk ederse o kimse bütün müslümanlara göre kafirdir. Bu hüküm, eğer o adam, müslümanlar arasında doğup büyümüş ise cari olur. Lakin, yeni müslüman olmuş veyahut müslümanlardan uzak bir yerde yetişmiş ise,-- Namazın vücubu kendisine meçhul olacağından--   önce mücerret inkar sebebi ile ona kafir hükmü verilmez. Bilakis ona namazın farz olduğu öğretilir. Öğrendikten sonra inkar ederse o zaman mürted olur. Her kim ki, ramazan orucunu, zekatı ve haccı inkar ederse, o kimse mürted olur."

Riddet ne demektir?







Rİddet; akıl, baliğ ve muhtar bir kimsenin, ister niyet ile, ister küfre düşürücü bir fiil yahut sözle olsun; ister alay için isterse inat yüzünden yahut İnanarak söylesin, islamın tümünü veya kesin olarak sabit olan bir hükmünü reddetmesidir. Buna göre bir kimse, Allah-u Zülcelal’i inkar ederse veya peygamberleri kabul etmezse veya bir peygamberi yalanlarsa veya haramlığı icma ile kabul edilen zina, livata, şarap içme gibi fiilleri helal sayarsa dinden dönmüş olur.

İnanç sahasındaki fırkalar kaç kısımdır?







İnanç sahasındaki fırkalar; Ehl-i Sünnet, Mu'tezile, Şia, Hariciye, Neccariye, Müşebbihe, Mercie ve Cebriye olmak üzere sekiz sınıfa ayrılmışlardır.

 

I-) Ehl-i Sünnet: Yukarda da beyan ettiğimiz gibi, Ehl-i Sünnet, Kur'an-ı Kerim ile Hz. Peygamber (a.s.v)'in sünnetine sımsıkı sarılıp, doğru yoldan sapmayan kimselerdir. Bu kimselerin inanç yönünden ne ifradı ne de tefridi vardır.

 

2-) Mu'tezile: Bu mezhebin mensupları, Allah-u Zülcelal'in kitabını mahluk saymışlardır. Allah-u Zülcelal ne görür ne de görülür, diyerek O'nun Basar sıfatını inkar etmişlerdir. Ayrıca sıratı, mizanı ve evliyanın kerametini inkar ederler. Bunlar kendi aralarında yirmi guruba ayrılmışlardır

 

3-) Şîa: Bunlarda kendi aralarında 22 fırkaya ayrılmışlardır. Bu mezhebin bazı mensupları, Hz. Ali (r.a)'yi peygamber ve bazıları onu ilah kabul etmişlerdir. Şia'nın bir kısmı Kur'an-ı Kerimin açık hükümlerine ters düştüğü için müslüman sayılmazlar. Bunlar Kur'an-ı Kerimin bir kısmını Hz. Peygamber (a.s.v)'e bir kısmını Hz. Ali (r.a)'ye indiği inancındadırlar. Mesela beş vakit namaz ile Ramazan orucunu inkar eden bir kısım Rafızilerle peygamberliğin Hz. Muhammed (a.s.v)'e değil, Hz. Ali (r.a)'ye geldiğini ve Hz. Aişe (r.a)'nin, Hz. Muhammed (a.s.v)'e ihanet ettiğine inanan, Hindistan da ve Pakistan da bulunan İsmailiye fırkası gibi.

Şia'nın diğer bir kısmı ehl-i bid'at olsalar da müslüman sayılırlar. Mesela yemende bulunan zcydiyyce fırkası Hz. Ali'nin, imamete daha müstahak olduğuna, bununla beraber üst varken astında halife olabileceğine inandıkları için Hz. Ebu Bekir ve Hz. Ömer ve Hz. Osman (r.anhum)'in hilafetini reddetmiyorlar. Şiiler arasında ehl-i sünnete en yakın bu fırkadır.

 

4-) Hariciye: Bu mezhebin mensupları, Hz. Osman, Hz. Ali, Hz. Talha, Hz. Aişe (r.a) ve kendileri dışındaki bütün müslümanları tekfir etmişlerdir. Ayrıca bunlar, küçük ve büyük günah işleyenleri de kafir sayarlar. Bunlarda kendi aralarında yirmi guruba ayrılmışlardır.

 

5-) Neccariye: Bu mezhebin mensupları, Allah-u Zülcelal'in sıfatlarını inkar edip, Kur'an-ı Kerim yazıldığı zaman cisim, okunduğu zamanda a'razdır, derler. Bunlarda kendi aralarında üç guruba ayrılmıştır.

 

6-) Müşebbihe: Bu mezhebin mensupları, Allah-u Zülcelal'i cisimlikle vasıflandırırlar. Bunlar, Allah-u Zülcelal (haşa) yaratıklara benzer, derler.

 

7-)  Mercie:  Bu  mezhebin  mensupları,  Allah-u  Zülcelal mü'minlerden her hangi birine ateşle azab etmez, masiyet imanla birlikte zarar vermez, derler. Ayrıca, ameller farz değil fazilettir, yapanlar için iyidir, yapmayanlara bir şey yoktur derler. Bunlarda kendi aralarında beş guruba ayrılmışlardır.

 

Cebriye: Bu mezhebin mensupları, kulun meydana gelen her hangi bir işte iradesi yoktur, o cansız varlık mesabesindedir, hal böyle olunca, kul emir ve nehy'e muhatap olmaktan da kurtulmuş olur derler.

Ehl-i Sünnet Ve'l Cemaat nedir?







Ehl-i Sünnet, Kur'an-ı Kerim ile Hz. Peygamber (a.s.v)'in sünnetine sımsıkı sarılıp, doğru yoldan sapmayan kimselerdir. Bu kimselerin inanç yönünden ne ifradı ne de tefridi vardır.

Ehl-i Sünnetin inançları özetle şöyledir;

 

Allah-u Zülcelal bütün kemal sıfatlarla muttasıftır. Hiçbir eksiği yoktur. Her şeyin yaratıcısı O'dur. Zatında bir olduğu gibi sıfatlarında da birdir. Ezelidir. Hiçbir şey yokken O var idi. Ne isim ve ne de sıfatlarında sonradan meydana gelme diye bir şey yoktur. O, her şeyi ilmi ile bilir. İlmi ise ezeli bir sıfatıdır. Kudreti ile Kaadir'dir. Kudret sıfatı ise ezelidir. Yaratması ile Hâlık'tır. Yaratma ise ezeli bir sıfatıdır. O, fiili ile fail, fiil sıfatı ise ezelidir. Bütün fiiller mahluk, Allah-u Zülcelal'in fiili ise mahluk değildir. O'nun sıfatları ne hadis (Sonradan olma) ne de mahluktur. O'nun hiçbir sıfatı yaratıkların sıfatlarına benzemez.

 

0’nun bilmesi bizim bilmemize, O'nun kudreti bizim kudretimize, O'nun görmesi bizim görmemize, O'nun işitmesi bizim işitmemize, O'nun konuşması bizim konuşmamıza benzemez. O'nun rızası, gadabı, ve bütün sıfatları, alet, harf, keyfıyyet ve ses gibi şeylerden münezzehtir. Bizim sıfatlarımız hadistir. Yani alet, harf, keyfıyyet, hal ve ses gibi şeylerden meydana gelir. Allah-u Zülcelal ebedidir. Varlığı sonsuzdur.

 

Ehl-i sünnet, Eş'ari ve Maturidi fırkası olmak üzere iki fırkadır. Bu iki fırka arasında bazı teferruatlarda ihtilaf olsa da, inanç esaslarında birbirine muhalif değildirler

"Şu işi yarattım" yada "Yaratacağım" demek caiz midir?







Bazı kardeşlerimiz manasını bilmeden "şu işi yarattım" veya "Yaratacağım " gibi kelimeler kullanmaktadırlar.

 

Halbuki Ehl-i Sünnet vel-Cemaate göre, kula (Hâlık) yaratıcı kelimelerini isnad etmek caiz değildir. Çünkü (Hâlık) yani yaratan Allah-u Zülcelal'dir. Her şeyin yaratıcısı O'dur. Yaratmakta Allah-u Zülcelal'in bir sıfatıdır. Onun için bunu başkasına isnad etmek caiz değildir.

Ölümle tehdit edilip inkâra, küfre zorlanan kimse, mecbur kaldığı için küfrü gerektiren sözü söylese kâfir olur mu?







Allah-u Zülcelâl bir ayet-i kerimede şöyle buyurmuştur;

 

"Kalbi iman ite dolu olduğu halde inkara zorlananlar müstesna. Kim Allah 'a küfrederse, onlar için şiddetli bir azab vardır. Lakin küfre karşı bağrını açanlar üzerine Allah tarafından bir gazab ve kendileri için büyük bir azab vardır." (Nahl; 106)

 

Ayet-i kerimede de belirtildiği gibi, herhangi bir kimse tarafından tehdit ile küfrü gerektiren sözleri, mecbur kaldığı için söyleyen kimse, kalbi imana yatkın olduğu halde tehdidin etkisi ile söylerse kafir olmaz.

 

Nitekim Hz. Peygamber (a.s.v) zamanında, Yemane'de çıkan yalancı peygamber Müseyleme'nin adamları tarafından iki sahabe esir alınıp Müseyleme'ye götürüldüler. Müseyleme onlardan birisine; "Muhammed hakkında ne dersin?" diye sordu. Sahabe; "O Allah'ın Resulüdür" diye cevap verdi. Müseyleme tekrar; "Benim hakkımda ne dersin" diye sordu. Sahabe; "sen de..." dedi. Bunun üzerine Müseyleme o sahabeyi salıverdi.

 

Daha sonra ikinci sahabeye; "Muhammed hakkında ne dersin?" diye sordu. Sahabe; "O, Allah'ın kulu ve Resulüdür" dedi. Müseyleme tekrar; "Renim hakkımda ne dersin?" diye sorunca. Sahabe; "Bu söylediğine sağırım, kulaklarım bunu işitmez" diye cevap verdi. Bunun üzerine Müseyleme o Sahabe'yi öldürttü.

 

Ölümden kurtulan önceki Sahabe, Hz. Peygamber (a.s.v)'in yanına gelerek; "Ey Allah'ın Resulü ben helak oldum" deyince, Hz. Peygamber (a.s.v); "Seni helak eden nedir?" diye sordu. Sahabe başından geçenlerin hepsini anlattı. Bunun üzerine Hz. Peygamber (a.s.v); "Öyle söylediğin zaman kalbin iman ile yatışmış değil miydi ve müseylemenin yalancı olduğuna kalbin hükmetmiyor muydu?" diye sorunca, sahabe de; "Evet, Ya Resulallah"dedi.

 

Hz. Peygamber (a.s.v) ona;

 

"Senin arkadaşın azimet ile amel etti. Sende şimdi içinde bulunduğun ruhsat ile amel ettin" buyurdu. Sahabe'de; "Senin Allah'ın Resulü olduğuna kalben inanırım" dedi. (İbn-i Hişam)

Hülasa; bir kimse, kafir olması için ölümle veya bir azasının kesilmesi için zorlansa, kalbi iman ile mutmain olduğu halde, dili ile küfrü söylemesine fıkhen izin verilmiştir.

 

Fakat her ne kadar böyle bir durumda bulunan kimselere bu izin verilmişse, bu şekilde davranmamaya çalışması daha iyidir. Böyle bir durumda bu tehdide karşılık ruhunu feda etse ne kaybeder. Aksine büyük mükafatlar kazanır.