| | Create free blog ( Türkçe , Deutsch , Español )
Image Hosted by Resim-Yukle.com

İSLAM

Yazılar

KUR'ANDAKİ YEMİNLER







1-Arkasını Perinçek’in “2000’e doğru” dergisine dayayan T.DURSUN, yazdığı yazılarda “Müslümanların Pehlivanı yok diyerek” uzun süre havasını attı. Molla Sadreddin YÜKSEL, yazdığı “Makaleler” adlı kitapla, Dursun’un yaptığı tahrifata, tahribata ve saptırmaları gözüne sokmasına rağmen ona cevap vermediği gibi, Prof. Dr. Süleyman Ateş’in yazıp yayınladığı “Gerçek Din Bu” adlı iki ciltlik kitaba da cevap vermedi. Hatta Prof. Dr. Hüseyin Hatemi’nin ortaya çıkıp tarafsız bir zeminde tartışmayı kabul etmesini de hiç gündeme getirdi.

Turan, “İnandırmak İçin Kur'andaki Tanrı'nın And İçmeleri” yazısına “Kur'an'ın Tanrı'sıyla Tevrat'ın Tanrı'sının birçok benzerlikleri vardır.” Diye başlıyor. Aklınca Hz. Peygamberin, İslam’ı Yahudilerden aldığını ihsas ettiriyor.

1.1-Şu kâfirler karar versinler artık. Hz. Peygamber İslam’ı kimlerden aldı ve kaç dil biliyordu?

a) Hristiyanlardan mı?

b) Yahudilerden mi?

c)  Sâbiilerden mi?

d)  Mısırlılardan mı?

e)  Hindistandan mı?

f)    Mayalılardan mı?

g)   Sümerlilerden mi?

h)   Azteklerden mi?

i)     Yunanlılardan mı?

j)     Kendisi mi uydurdu?

Şimdiye kadar bizim muttali olduğumuz iftiralar bunlardı ve zırva tevil kabul etmeyeceği için bu konu üzerinde durmayacağız.

1.2-Hz. Peygamber zaten sürekli Tevrat’ı ve İncil’i tasdik ettiğini ama onların tahrif edildiğini söylemedi mi? Özellikle hahamların çarpıttıkları Tevrat’taki hükümleri “Hak budur” diyerek yüzlerine vurup onları susturmadı mı? Yani Tevrat’ı Yahudi din adamlarından daha iyi bilen bir peygamber. Bu Hz. Peygamberin, Yahudilerin bozulmamış kaynağından vahiy aldığını göstermez mi? Dolayısıyla benzerlikler olması normal bir durum değil mi?

2-“İkisininki (Yani Yahudilerin ve İslam’ın) de "KRAL"dır. Kur'an'da Tann'ya "kral" anlamında 5 yerde "Melik" denir (Tâhâ: 114; Mü'minûn: 116; Haşr: 23; Cum'a: 1; Nâs: 2.). Nâs süresindeki deyim çok ilginç: "MELİKÜ'N-NÂS", yani: "İnsanların Kralı". Tanrı'ya uygun görülen niteliklerden biri de bu.” Diyor, Arapça dehası(!) Kufe ve Basra da benzeri olmayan(?) Turan.

2.1-Kur’an’daki “melik” kelimesini, müfessirlerin verdiği en uygun tercüme olan anlamda değil de, bozulmuş Tevrat’ta Yakup (a.s.) ile güreşen ve ona yenilen panteist bir Tanrıyla aynı kefeye koymaya çalışıyor ve ona kral diye anlam veriyor. Öyle ya 1500 yıldır kendisi gibi bir alim(!) gelmedi.

2.2-Yukarıda verdiği ayetlerin Diyanet Mealindeki anlamları şöyle:

a-“Gerçek hükümdar olan Allah, yücedir. Sana O'nun vahyi tamamlanmazdan önce Kur'an'ı (okumakta) acele etme ve "Rabbim, benim ilmimi artır" de.. (Ta-Ha 114)

b-“Mutlak hakim ve hak olan Allah, çok yücedir. O'ndan başka tanrı yoktur, O, yüce Arş'ın sahibidir.” (Mü’minun 116)

c-“O, öyle Allah'tır ki, kendisinden başka hiçbir tanrı yoktur. O, mülkün sahibidir, eksiklikten münezzehtir, selâmet verendir, emniyete kavuşturandır, gözetip koruyandır, üstündür, istediğini zorla yaptıran, büyüklükte eşi olmayandır. Allah, müşriklerin ortak koştukları şeylerden münezzehtir.(Haşr 23)

d-“Göklerde ve yerde olanların hepsi, mülkün sahibi, eksiklikten münezzeh, azîz ve hakîm olan Allah'ı tesbih eder.. (Cuma 1)

e-“İnsanların Melikine (mutlak sahip ve hâkimine),(Nas 2)

Ayetlerde de görüldüğü gibi “melik” kavramı “tüm mülkün sahibi ve hakimi, gerçek hükümdar (hükümran)” anlamlarındadır.

3-“İkisinin ki de "kullar"ına sırasında "acır", ödüller verir. Ama sı­rasında da çok "öfkelenir". Başlara, türlü ve tüyler ürpertici belalar gönderir. Ayrıca da "cehhenem"de yakacaktır. Kur'an'da Tann'nın bir adı da "ZÜ'NTİKÂM"dır (Âli İmran: 4; Mâide: 95; İbrahim: 47; Zümer: 37.) yani: "ÖÇALICI" "öç" alır öfkelendiklerinden.”

3.1-Allah’ın verdiği iradeyi kullanmayan-kullanamayan, varoluşu tesadüflere bağlayan aklının ve bilgisinin mutlak doğru olduğunu zanneden Dursun, meşhur “süpürge deneyinden sonra” kendisini Tanrı yerine koyarak, O’nu eleştirmeye, Yaratıcının, ödül vermesini, cezalandırmasını alaya almakta, gece mezarlıktan geçerken “korkusundan ıslık çalan” insanlar gibi “intikam almasıyla” aklınca dalga geçmektedir.

Evet! Yaratan kendisine inanan mü’minlere ödül verir, Rabbinin rahmetini onlar mı paylaştırıyorlar?..” (Casiye, 21), kâfirlere de ceza verir “O, Allah'ın kendisine okunan âyetlerini işitir de sonra büyüklük taslayarak sanki hiç onları duymamış gibi (küfründe) direnir. İşte onu acı bir azap ile müjdele!” (Casiye 8) “Yoksa kötülük işleyenler ölümlerinde ve sağlıklarında kendilerini, inanıp iyi ameller işleyen kimseler ile bir mi tutacağımızı sandılar? Ne kötü hüküm veriyorlar!” (Casiye 21) Yüce Yaratıcı insanları başıboş bırakmamış Peygamberlerle hakkı, hakikati göstermeye çalışmıştır. Gönderdiği Peygamberlere inanmayanlara  cehennemi vad etmiş, yeryüzünü ifsad etmeye çalışanlara ve dinine savaş açanlara da  "intikamı" olduğunu bildirmiştir. "Dileyen iman etsin dileyen inkar etsin." Ha bu Kâfirler ne bekliyorlar? Allah’ın kendilerini affettiğini söylemesini mi?

4- “Daha başka ortak nitelikleri de sıralanabilir. Ama az da olsa ortak olmayan nitelikleri de var. Bunların başın­da da Kur'an'daki Tanrı'nın çok "andiçiyor oluşu"dur..” diyor T.Dursun.

4.1-Burada da sallıyor araştırmacı-gazeteci yazar. Nasılsa reklâmını iyi yapmıştır ve okuyucularına kendisinin allame-i cihan olduğuna inandırmıştır. Kaynaklara bakacak değerlendirme yapacak kâfir nerede? İnsan hadi Kur’an’ı bilmiyor bari Tevrat’ı ya da İncili okur biraz da ondan sonra kalemi eline alırda aleme rezil olmaz. Kendisini bilgilendirmek için geç oldu ama takipçileri nasıl birisinin peşinden gittiklerini anlasın diye Tevrat’tan örnek verelim Rabb'in and içmelerine:

ÇÖLDE SAYIM: Say.14: 28: Onlara RAB şöyle diyor de: 'Varlığım adına ant içerim ki, söylediklerinizin aynısını size yapacağım.

YEREMYA: Yer.22: 5: Ancak bu buyruklara uymazsanız, diyor RAB, adım üzerine antiçerim ki, bu saray viraneye dönecek."

YEREMYA: Yer.49: 13: Adım üzerine ant içerim ki" diyor RAB, "Bosra dehşet konusu olacak, yerilecek, Viraneye dönecek, aşağılanacak. Bütün kentleri sonsuza dek yıkık kalacak."

Biz şimdi bu adamın hangi yazısına güveneceğiz? Kendisine (aklınca) delil olabilecek “ortak sayılabilecek” konuda bile araştırma yapmamış.

Ayrıca DURSUN'un yemin konusundaki verdiği örneklere bakılırsa şunu da bilmiyor, Kuranı Kerimde yemin sadece “yemin harfleriyle” yapılmaz, bazen fiillerde yemin yerine geçer.  “وَإِذْ أَخَذَ اللَّهُ مِيثَاقَ الَّذِينَ أُوتُوا الْكِتَابَ لَتُبَيِّنُنَّهُ لِلنَّاسِ... َ ”   bu ayette "Allah, kendilerine kitap verilenlerden, "Onu mutlaka insanlara açıklayacaksınız" diye söz almıştı..." dikkat edilirse burada "lam" yemin cevabı da fiil olan "tübeyyinehu" dür.

5- “..inandırmak için çok çok antiçer. Tam Araplara özgü biçimde. (Yorumlarda da Arap geleneğine bağlanıyor.) Ve pekçok şey üstüne içer andını” der ve bundan sonra ayetleri alt alta sıralamaktan başka hiçbir şey yapmaz, hoş daha önce çalakalem neler yazdığını da yukarıda gördük.

5.1-Tırnak içerisinde “Yorumlarda Arap geleneğine bağlanıyor” diyen yazar o “yorumlardan” hiç bahsetmez çünkü özgür düşünceye sahip olan T.Dursun nedense o düşünceleri sansürlemiştir. Kendi bildiklerini empoze etmeye çalışmıştır.

5.2-Kur’an Arapça indirilmiştir. “Biz onu sana, aklınızı çalıştırasınız diye, Arapça bir Kur'an olarak indirdik.” (Yusuf,2) dolayısıyla Kur’an’ı o dili kullanan insanlarının kullandığı mantık içinde anlamak gerekir. Türkçe düşünerek İngilizce, Fransızca anlaşılmadığı gibi Arapçada anlaşılmaz. Acaba T. Dursun İngilizcede “Çok yağan yağmuru” ifade için kullanılan “It's raining cats and dogs.”(Gökten kedi köpek yağıyor) ya da Fransızcadaki “il pleut des cordes” (Gökten ip yağıyor) cümlelerini nasıl anlardı ya da anlayamazdı merak ederdik. Hoş "aklını çalıştıracak" insan nerede?

5.3- Kur’anı anlamak ve onun hakkında söz edebilmek için sarf, nahiv, bedi, beyan, meani, iştikak, nesh, luğat, sebebi nüzul… gibi onbeş ilmi bilmek gerekir. Yaptığı tercümelerden çok az sarf ve nahiv okuduğu ama diğerlerinden bihaber olduğu anlaşılmaktadır. Eğer çok iyi Arapça bildiği iddiası gerçek olsaydı oturur, Kur’an Arapçasındaki dil yanlışlıklarını ortaya koyardı, iddialarından birisi de Kur’anı Hz. Muhammed kendisi uydurdu değil miydi?

5.4- Şimdi gelelim konumuza: Seyyid Şerif Cürcani, “Tarifât” da Yemin’i şöyle tarif eder, Lügatte; “kuvvet” demektir. Şer’i ıstılahta ise; “Allah’ın ismini söyleyerek veya alakalandırarak, haberin iki tarafından birisini kuvvetlendirmektir.” (Yani Turan’ın iddia ettiği gibi “inandırmak için” değildir. Herhalde kendisi her zaman olduğu gibi halkın yemin etmesiyle Arapçadaki “yemin”i karıştırdı.)

Celaledddin es-Suyuti de “İtkan” da; Kasem (yemin) ile maksat haberin gerçekliğini ortaya koymak ve onu pekiştirmektir… der Nitekim Ebu’l-Kasım Kuşeyri de, “Muhakkak ki Allah kasemi, delilin mükemmel (olduğuna işaret) ve pekiştirme için ifade etmiştir.” Der.

Kur’anı Kerimdeki yeminlerin sebepleri aşağıda maddeler halinde gösterilmiştir.

a) İslam’dan önce Arapların sosyal hayatında yeminin rolü büyüktür. Bunun mahiyetini Johs Pedersen “İslam Ansiklopedisi”nde etraflıca izah etmiştir. (İslam Ansiklopedisi, 6/374-378) Arapların öteden beri alıştıkları bu usulü Kur’anı Kerim muhafaza etmiştir.

b) Yüce Allah indirdiği ayetlerini ve delillerini, bu türlü yeminlerle pekiştirmiştir. Bunda garip görülecek bir taraf yoktur. Kur'anın o anki muhatabı onlardı ve hiç bir Arap ta "Allah, Kur'an da niye yemin ediyor?" diye sormamıştı.

c) Yemin her zaman pekiştirmek için değil, bazen de o şeyin kıymetine işaret etmek ve kadrini yüceltmek için kullanılır.

d) Dinleyenlerin dikkatlerini çekmek için kullanılmıştır.

e) Arapçada isim tamlamasında muzaf eğer biliniyorsa hazfedilebilir. Yani ayette geçen “Veş-şemsi” (güneşe yemin olsun) kelimesi “Ve Rabbi’ş Şemsi” (güneşin rabbine yemin olsun), demektir.

f) Yemin, bir şeyin faziletli oluşuna ya da faydasına da işaret eder. “Tin” suresinde Yüce Allah “zeytine ve incire” yemin etmektedir. Günümüzde bunların sağlık açısından faydaları daha yeni yeni anlaşılmaktadır.

********************************************************************************

 Kaynaklar:

1-El-İtkan fi ulumil Kur'an, Celaleddln es-Suyuti

2-Ulumu'l Kur'an, Menna Halil el-Kattân

3-Tefsir Usulü ve Kaynakları, Doç. Dr. Ali Turgut

4-Tefsir Usulü, Prof. Dr. İsmail Cerrahoğlu

Hz- Hızır kimdir. Bazı insanların dediği gibi hala yaşıyor mudur?







Hz. Hızır'ın nebi ya da veli olduğu hususunda ihtilaf vardır. Bazı alimler, onun için peygamber değildir, Allah-u Zülcelal'in salih bir kuludur, demişlerse de, Cumhur-u Ulemaya göre peygamberdir. Hz. Hızır, Hz Musa zamanında yaşamış ve kendisiyle görüşmüştür.

 

Hz. Hızır ne kadar yaşamıştır, hala yaşıyor mu? Bu konuda kesin bir şey söylenemez.

İmam-ı Nevevi, bazı hadislere dayanarak, Hz. Hızır'ın ölmediğini ve kıyamete kadar yaşayacağını beyan etmiştir. Bazı alimlere göre ise; Eğer Hz. Hızır yaşasa idi, Hz. Peygamber (a.s.v)'le beraber cihada katılırdı, denildiği gibi, hayatta olup dünyayı gezseydi, mutlaka Hz. Peygamber (a.s.v)'in cenazesinde bulunurdu. Buna göre Hz. Hızır hala hayattadır demek tahminden başka bir şey değildir, demişlerdir.

 

Görüldüğü gibi, Hz. Hızır'ın hala yaşıyor olup olmamasında ihtilaf vardır. Hala yaşadığına dair kesin delillerde mevcut değildir. Doğrusunu Allah-u Zülcelal bilir.

Mehdi (a.s) kimdir? Gelmiş midir? Yoksa gelecek midir?







Kıyametin büyük alametlerinden biri de, kıyamet kopmadan önce Mehdi (a.s)'nin gelmesidir. Nitekim Hz. Peygamber (a.s.v) Mehdi (a.s)'nin geleceğini haber veren bir Hadis-i şerifte şöyle buyurmuştur;

 

"Dünya da yalnızca bir gün kalsa bile, yeryüzünü zulmün kapladığı gibi adaletle dolduracak, ismi benim ismime, babasının ismi benim babamın ismine uyan, benden veya ehl-i beytimden birini göndermek için Allah-u Teala o günü uzatacaktır." (Ebu Davud)

 

Mehdi (a.s) Hz. Peygamber (a.s.v)'in yolundan gidecek, uyuyan kimseyi uyandırmayacak, kan da akıtmayacaktır. İhya etmedik sünnet, kaldırmadık bid'at bırakmayacaktır. Ahir zamanda, aynı Hz. Peygamber (a.s.v) gibi dinin icaplarını yerine getirecektir.

 

Mehdi (a.s) Zülkarneyn ve Süleyman (a.s) gibi bütün dünyaya hakim olacaktır. Haçı kıracak, domuzu öldürecektir. Yeryüzü zulüm ve işkence yerine adaletle dolacaktır.

 

Her şeyi hak ve adalet ölçüleriyle eşit bir halde taksim edecektir. Böylece yer ve gök sakinleri ondan razı oldukları gibi, havadaki kuşlar, ormandaki yırtıcı hayvanlar, denizdeki balıklar bile memnunluk duyacaklardır.

 

Mehdi (a.s)'den bahsetmemin sebebi şudur ki; bazı insanlar; "Şu Mehdi midir? " ya da "Bu Mehdi midir? " diye soruyorlar. Halbuki Mehdi (a.s) kısaca anlattığım bu özelliklere sahiptir.

Maalesef zamanımızdaki bazı sapık insanlar kendilerini Mehdi olarak müslümanlara lanse ettiriyorlar. Halbuki Mehdi (a.s) Hz. Peygamber (a.s.v)'in yaşadığı gibi yaşayacak ve onun ahlakı Hz. Peygamber (a.s.v)'in ahlakı gibi olacaktır.

 

Bazı insanlar aynı anda yüz kişiyi Mehdi ilan edebiliyorlar. Halbuki Mehdi (a.s) bir tanedir. Bir grup insan ortaya çıkıyor ve; "Bizim dediğimiz kimse Mehdi'dir." diyorlar. Diğer tarafta başka bir grup atılarak; "Yok sizin dediğiniz kimse değil, bizim dediğimiz kimse Mehdi'dir" diyorlar ve aralarında kıskançlık ve kin meydana geliyor.

 

Gerçek Mehdi (a.s) zuhur ettiğinde bu gibi insanların ona tabi olmamasından korkulur. Mehdi (a.s)'nin zuhuru Allah-u Zülcelal'in görevidir. O, dilediği zaman mutlaka gönderecektir.

Muaviye hakkında çeşitli sözler söylenmektedir. Muaviye kimdir?







Hz. Muaviye sahabedir. Onun sahabe olduğunda şüphe yoktur. Hz. Muaviye, Hz. Peygamber (a.s.v)'den yüz altmış üç hadis rivayet etmiştir. O, bazı hadiseleri diğer sahabelerden rivayet ettiği gibi, diğer sahabelerde ondan hadis rivayet etmiştir. İmam-ı Nevevi onun hakkında şöyle demiştir;

 

"Hz. Muaviye, Hudeybiye günü müslüman oldu. Müslümanlığını anne ve babasından gizli tuttu. Hz. Peygamber (a.s.v)’le Huneyn savaşında bulundu. Hz. Peygamber (a.s.v)'e gelen vahyi yazan katiplerden biriydi."

 

Sahabe-i Kiram dünyevi endişelere kapılarak veya birbirlerine hased ederek ihtilaf" etmemiştir. Nitekim Şeyh İbn-i Hacer, Savaik adlı kitapta der ki;

 

"Hz. Muaviyenin Hz. Ali ile çekişmesi, içtihad yollu yapılan bir çekişmedir. Bilindiği gibi, içtihad yapan bir müçtchid içtihadında isabet ederse iki sevap, isabet edemezse bir sevap alır. Burada Hz. Ali içtihadında isabet ettiği için iki sevap, Muaviye içtihadında hata ettiği için bir sevap almıştır."

 

İmam-ı Rabbani (k.s) 251. mektubunda şöyle demiştir;

 

"Bu mesele de en doğru ve sağlam yol, Hz. Peygamber (a.s. v)'in arkadaşları arasında cereyan eden hususlarda susmaktır ve onların çekişmelerinden konuşmamaktır."

 

İmam Muhammed, Siyer-i Kebir isimli eserde Hz. Peygamber (a.s.v)'in şu Hadis-i şerifini rivayet etmiştir.

 

"Ashabım hakkında Allah-u Teala'dan korkun! Onları hedef edinmeyin. Kim onları severse, muhakkak beni sevmiş olur ve kim onlara eziyyet ederse, bana eziyyet etmiştir." (Tırmizi)

Sonuç olarak Hz. Peygamber (a.s.v)'i seven bir kimse sahabeleri hayırla anmak mecburiyetindedir. Çünkü Hz. Peygamber (a.s.v) yukarıda geçen Hadis-i şerifte buyurduğu gibi; "Kim onları severse beni sevmiş olur." buyurmuştur.

Hz. İsa (a.s) öldürüldü mü?







Bilindiği gibi, Allah-u Zülcelal Hz. îsa (a.s)'ya dört büyük kitaptan biri olan incili indirmiş ve İsrailoğullanna doğru yolu göstermesi için peygamber olarak göndermiştir. Ancak israil oğulları bu daveti reddederek; Hz. İsa (a.s)'yı yalanlamışlar ve onu Öldürmeye kalkışmışlardı. Allah-u Zülcelal onu o düşmanların şerrinden korudu ve İsrail oğulları Hz. İsa (a.s)'ya benzer birini öldürdüler. Nitekim Allah-u Zülcelal bir ayet-i kerimede şöyle buyurmuştur;

 

"Oysa onu öldürmediler ve asmadılar. Fakat (öldürdükleri) kendilerine (İsa 'ya) benzer gösterildi." (Nisa; 157)

 

Buna göre; Hz. İsa (a,s) yahudiler tarafından öldürüldü demek, insanı küfre götürür. Allah-u Zülcelal Nuh (a.s)'u tufandan, İbrahim (a.s)'i ateşten, Musa (a.s)'yı firavundan, Hz. Peygamber (a.s.v)'i müşriklerin tuzağından koruyup kurtardığı gibi, İsa (a.s)'yı da, onu öldürmek isteyen yahudilerin elinden kurtarmış, isa (a.s)'ya ihanet ederek bulunduğu yeri askerlere gösteren kişiyi İsa (a.s)'ya benzeterek öldürmüştür. Allah-u Zülcelal, İsa (a.s)'yı kendi katına kaldırmış bulunduğu da şüphesizdir. Allah-u Zülcelal onu kudretiyle manevi semalardaki hususi mevkiine kaldırmıştır ve kıyametten önce de tekrar dünyaya gönderecektir.

 

Bilindiği gibi, kıyametin büyük alametlerinden birisi de, Hz. îsa (a.s)'nın Dımeşk'in doğu tarafındaki beyaz bir minareye inmesidir. Nitekim Kur'an-ı Kerimde bunu açıkça beyan edilmiştir;

 

"Şüphesiz ki, o (İsa'nın nuzülü), kıyamet için (Yaklaştığını bildiren) bir beyandır, alamettir. Onun için sakın o kıyametin geleceğinde şüphe etmeyin de benim yoluma tabi olun. İşte bu biricik doğru yoldur." (Zuhruf; 61)

 

Ebu Hureyre (r.a)'den rivayet edilen bir Hadis-i şerifte Hz. Peygamber (a.s.v) şöyle buyurmuştur;

 

"Nefsim kudret elinde olan Allah'a yemin ederim ki, Meryem oğlunun hakem ve adil olarak aranıza inmesi yakındır. Haç'ı kıracak, domuzu öldürecek ve cizyeyi kaldıracaktır. O zaman

mal çok olacağından kimse onu alıp kabul etmez. Ve tek bir secde dünya ile içindekilerden daha iyidir." (Buhari, Müslim)

Bazı Hadis-i şeriflerde, Allah 'ın kullarının amellerini meleklere sorduğu ifade edilir? Allah kullarına melekler vasıtasıyla mı ulaşmaktadır?







Bazı Hadis-i şeriflerde Allah-u Zülcelal'in kullarının amellerini meleklere sorduğu ifade edilir. Bu hadisler, meselenin aslını bilmeyenlerin kafasında, (Haşa) "Allah kullarına melekler vasıtasıyla mı ulaşıyor?" şeklinde bir soruya sebeb olur. Mesela böyle hadislerden biri şöyledir;

 

"Sevap ve günahları yazan meleklerden başka, Allah'ın yeryüzünde dolaşan melekleri vardır. Bunlar, Allah'ı zikreden bir topluluk bulduklarında "Aradığınıza koşun" diyerek arkadaşlarını çağırırlar. Bu çağrıyı duyan melekler derhal toplanırlar ve onların çevresini dünya semasına kadar çevirirler. Allah onlara; "Kullarımı ne halde bıraktınız?" diye sorar. Onlar; "Sana hamdeder, seni tazim eder ve zikreder halde bıraktık." derler. Sonra Allah ile melekler arasında şu konuşma geçer;

"Onlar beni görmüş mü? "

"Hayır"

"Şayet benî görselerdi ne olurdu? "

"Seni görselerdi şüphesiz daha çok hamdederler, daha çok ta'zim ederler ve daha çok seni zikrederlerdi."

"Onlar ne istiyorlar"

"Cenneti istiyorlar"

"Onlar cenneti görmüşler mi? "

"Hayır"

"Cenneti görselerdi nasıl olurdu ? "

"Eğer cenneti görselerdi onu isteme de daha çok isterler ve daha titiz davranırlardı"

"Neyden Bana sığmıyorlar?"

"Cehennemden sana sığınıyorlar"

"Cehennemi gördüler mi? "

"Hayır"

"Cehennemi görselerdi nasıl olurdu? "

 

"Şayet cehennemi görselerdi ondan daha çak kaçarlar, daha çok korkarlar ve onun azabından daha çok Allah'a sığınırlardı." "Sizi şahid kılarım ki onları bağışladım." (Tirmizi) Evet, bu ve buna benzer bir çok hadis vardır. Burada Allah-u Zülcelal'in meleklerine sorması, kullarını onlar vasıtasıyla öğrenmesi için değildir. Çünkü Allah-u Zülcelal'in ilmi herşeyi kuşatmıştır. O, olmuş ve olacak her şeyi aynı anda bilir. Melekler Allah-u Zülcelal'in memurlarıdır, fakat icraatçıları değildir.

 

Öyle ise, Rabbimizin bildiği bir şeyi meleklere sormasının hikmeti nedir?

 

Bunun hikmetlerinden birincisi, bir lütuf olarak Rabbimizin melekleri insanoğlunun en güzel haline şahid kılmasıdır. Mahşer gününde meleklerin güzel şahadette bulunmaları kullar için bir ikram ve lütuftur.

 

Bunun ikinci hikmeti, Allah-u Zülcelal'in insanları yaratırken meleklerle olan konuşmalarıyla ilgilidir. Bir konuşma ayet-i kerimede şöyle açıklanmıştır;

 

"Hani Rabbin meleklere, 'Yeryüzünde emirlerimi yerine getirip varlıklar üzerinde tasarrufta bulunacak bir halife yaratacağım' buyurduğunda, melekler, 'Yer yüzünde fesat çıkarıp kan dökecek birisini mi yaratacaksın ? Halbuki biz seni hamd ile teşbih eder, seni her türlü noksanlıktan yüce tutarız' demişlerdi. Allah ise, 'Ben sizin bilmediğinizi bilirim' buyurmuştu." (Bakara; 30)

 

Ayet-i kerimede buyrulduğu gibi, Allah-u Zülcelal, bazı melekleri insan oğlunun zikir, teşbih ve namaz gibi mühim ibadetlerine şahid tutarak insanın yaratılışındaki yüksek gayeyi onlara göstermiş olmaktadır. Onlara; "Kullarımı ne halde bıraktınız?" sorusu bunu onlardan öğrenmek için değil, melekleri insanoğlunun büyüklüğüne, içlerinde yaratılış gayelerine uygun hareket edenlerin bulunduğuna şahid tutmak içindir.

Allah-u Zülcelal'i gerçekten sevmek nasıl mümkün olur?







Allah-u Zülcelal bir ayet-i kerimede şöyle buyurmuştur:

  "Resulüm de ki; Eğer Allah 'ı  seviyorsanız bana uyunuz. Uyunuz ki Allah'ta sizi sevsin ve günahlarınızı mağfiret etsin. Allah-u Teala (kullarını) çok mağfiret edici ve çok merhamet edi­cidir. " (Âl-i İmran;31)   Bu ayet-i kerime sorulan soruya tam bir cevap olmaktadır. Bir kulun Allah-u Zülcelal'i sevmesi demek; Allah-u Zülcelali büyük bilmesi ve kemal sıfatlarının tamamıyla muttasıf ve bütün noksanlık­lardan münezzeh olduğunu itikad etmesiyle birlikte O'na itaat etmesi, emirlerine sarılması, yasaklarından kaçınması, rahmetini ümit etmesi, gazabından korkması, Allah'ın Resulüne uyması demektir.   Muhabbet kalbte gizli olduğu için, Allah-u Zülcelal'e ibadet etmek, O'nun emirlerine sarılmak, yasaklarından kaçınmak, muhab­bet eseri kabul edilmiştir. Bu eserlerden iz bulunmayan kimselerin Allah-u Zülcelal'i sevmek iddiaları yalandır.   Bütün bunlar gösteriyor ki, Allah-u Zülcelal'i seven ve O'nun tarafından sevilen ve günahları mağfiret olunan bir kul olabilmek için tek çare Allah-u Zülcelal'i sevmek, O'nun emirlerine sımsıkı sarıl­mak, nehyettiği şeylerden kaçınmak ve Allah Resulüne ittiba etmek­tir. Böyle olan kimseleri Allah-u Zülcelal çok sever.   Nitekim Allah-u Zülcelal bir kulunu çok sevdiği zaman Cebrail (a.s)'e; "Allah-u Zülcelal filanı seviyor, sende sev!" diye nida eder. Cebrail (a.s)'de o kulu sever. Daha sonra Cebrail (a.s) gök ahali­sine; "Allah-u Zülcelal falan kulu seviyor, onu sizde seviniz!" diye nida eder. Sonra yerdeki insanların gönlüne o kimse lehine kabul ve sevgi konulur da onu tanıyan müslümanlar tarafından sevilir. (Buhari)   Sonuç olarak Allah-u Zülcelal'e ve Hz. Peygamber (a.s.v)'e itaat; iman ve sevgi yolundan geçer. Allah-u Zülcelal'i sevmek, O'nun emirlerini yerine getirmekle olur. O'nun emirlerini insanlara duyu­randa Hz. Peygamber (a.s.v)'dir. O halde Hz. Peygamber (a.s.v)'in getirdiklerini kabul etmek ve O'nun yolundan gitmek lazımdır.

Cin nedir? Onlara inanmamak küfre sebeb olur mu?







Cinler, çeşitli ahkam ve ibadetlerle mükellef olup, saf dumansız ateşten yaratılmışlardır. Cinlerin mükellef olduğu hususunda ihtilaf yoktur. Mü'min olanları cennetlik, kafir olanları ise cehennemliktir. Cinlerin varlıkları kitap, sünnet ve icma ile sabittir. Bu sebeble onların varlıklarını inkar eden kimse küfre girer. Kur'an-ı Kerimde bir çok ayet-i kerimelerde cinlerin varlığından bahsedilmiştir. Nitekim Allah-u Zülcelal ayet-i kerimelerde şöyle buyurmuştur;

"Ben insanları ve cinleri ancak bana İbadet etmeleri için yarattım." (Zariyat; 56)

"Muhakkak cehennemi cinlerle ve insanlarla dolduracağım." (Secde; 13)

İslam 'dan haberi olmayan bir kimse, kıyamet gününde sorumlu olacak mıdır?







Dağ başında doğup büyüdüğü halde, islamiyetten haberi olmayan kişi, ittifakla ibadet ve ahkamlarla mükellef değildir. Yalnız, Allah-u Zülcelal'e iman etmekle mükellef olup olmadığı hakkında ihtilaf vardır.

 

Nitekim, Allah-u Zülcelal bir ayet-i kerimede şöyle buyurmuştur;

"Biz bir elçi göndermedikçe, azab etmeyiz-" (İsra; 15) İmam Maturidî, bu konuda şöyle demiştir;

 

"Dağ başında doğup büyüdüğü halde kendisine İslama ait bir davet ulaşmayan ve her hangi bir peygamberin varlığını duymadan ölen kişi, Allah'ın varlığına iman etmekle mükelleftir. Allah'a iman etmeden ölürse azab edilir. Bu kimse dini meseleleri bilmekte mazurludur. Çünkü dini meseleleri bilmek Allah'ın bildirmesine bağlıdır."

 

İmam-ı Eş'ari ise şöyle demiştir;

 

"Akıllı kişiye, Allah'ın kullarından birinin lisanı ile hitap etmesiyle ancak bir şey yapması gerekir. Dağ başında doğup büyüdüğü halde kendisine İslama ait bir davet ulaşmayan, her hangi bir peygamberin varlığını duymadan ölen kişi, Allah'a iman etmezse azab edilmez. Bu kimsenin îslamın şartlarını yerine getirmesi icap etmediğinden imanın aslı ona vacip değildir.

İmam-ı Gazali (k.s) ise; "Hz. Peygamber (a.s.v)'in davetini duymamış, kendisinden de haberdar olmayan kişiler kesin cennetliktir" demiştir.

 

Hülasa; Dini meseleleri bilmek Allah-u Zülcelal'in bildirmesine bağlıdır. Akıllı kişinin bir şeyi yapması veya yapmaması Allah-u Zülcelal'in bir davetçisinin lisanıyla ona hitap etmesiyledir. Ameli meselelerde insan ancak akıllı bir kişinin hitabıyla mükellef olur.

Allah-u Zülcelal'in, Kur'an-ı Kerimde duaların kabul olunacağına dair va'di vardır. Bazı kimseler dua ediyoruz, fakat dualarımız kabul olmuyor demektedir. Bunun sebebi nedir?







Ebu Hureyre (r.a)'den rivayet edildiğine göre, Hz. Peygamber (a.s.v) şöyle buyurmuştur;

"Sizden her birinizin duası isti'cal (acele) edilmedikçe kabul olunur. İnsan (acele eder de) dua ettimde kabul olunmadı der." (Müslim)

 

Yine Ebu Hureyre (r.a)'den rivayet edildiğine göre, Hz. Peygamber (a.s.v) başka bir Hadis-i şerifte şöyle buyurmuştur;

 

"Sizden biri, dua ettim de kabul edilmedi, diyerek acele etmediği müddetçe duası kabul edilir." (Buhâri. Müslim. Ebu Davud, Tırmizi. Ibn-i Mâce)

 

Bu Hadis-i şeriflerden de anlaşıldığı gibi demek ki kulun, canı gönülden isteyerek Allah-u Zülcelal'e teslim olması gerekmektedir. Allah-u Zülcelal geç verir, hemen verir ya da vermez. Bu O'nun bileceği iştir.

 

Allah-u Zülcelal kendisine dua eden kulun duasını kesinlikle kabul eder. Fakat duanın kabul edildiği hemen o anda belli olmayabilir. Bu duanın kabul edildiği bir süre sonra ortaya çıkabileceği gibi bazen de onun kabul edildiği ahirette ortaya çıkabilir.

 

Nitekim belirtildiğine göre Hz. Musa, firavun ile kavminin helak edilmesi için dua edip de kardeşi Harun (a. s) bu duaya amin deyince, Allah-u Zülcelal onlara vahy yolu ile; "Duanız kabul edildi, siz yolunuzdan şaşmayınız." buyurmuştur. Ibn-i Abbas (r.a)'ın belirttiğine göre, Hz. Musa ve Hz. Harun'un duası ile dileklerinin gerçekleşmesi arasında kırk yıl geçmiştir.

Bir kul; "Allah-u Zülcelal'e dua ettim, bana cevap vermedi." derse, hayasızlık ve edebsizlik etmiş, bilmeyerek yalan söylemiş olur.

 

Bir kul; "Ey Allah'ım" dediği vakit, Allah-u Zülcelal'in kuluna gerçek icabeti "Lebbeyk" olur. Yani dediğini duydum demektir. Allah-u Zülcelaİ'in icabetinden maksad, bir hacetin üstün bir şekilde görülmesi demek değildir. Kul, Allah-u Zülcelal'e; "Ya Rabbi! Bana şunu yap, bunu yap " der, Allah-u Zülcelal; "peki, fakat ben bunu sana lüzumlu bir vakitte yaparım." der.

 

Bu vakit, ya dünyada veya ahirettedir. Bu yön Allah-u Zülcelal'in bileceği bir iştir. Yalnız şu cihet iyi bilinmelidir ki, Allah-u Zülcelal her duaya daima; "Lebbeyk" der. Aynı şekilde daima hacetleri karşılar.

 

Hiçbir kimse yoktur ki, ilahi çevre ve azamete başvursun da, haceti görülmeden eli boş dönmüş olsun. Çünkü o öyle bir çevredir ki, orada ikramcıların ikramcısı bulunmaktadır. Böyle büyük bir zat bir kimseyi geri çevirebilir mi?