| | Create free blog ( Türkçe , Deutsch , Español )
Image Hosted by Resim-Yukle.com

İSLAM

Yazılar

Kurbanın dini kaynağı







Kurbanın dini kaynağı

 Soru: Kurbanın dini kaynağı nedir?

Cevab: Bismillâhirrahmanirrahim.

Yüce dinimizin fakir komşuyla zengin komşu arasındaki dengeyi sağlayan ve sosyal adaletin gerçekleşmesine dayanak olan vecibelerden biri olan Kurban, hicretin ikinci yılında Müslümanlara meşru kılınmıştır. Kurban, mali ibadetlerden birisidir. Bu, Cenab-ı Hakk’ın ihsan buyurduğu varlığa karşı bir şükran borcudur. Meşruiyeti yani dinî dayanağı: Kur’an-ı Kerim, Hadis-i Şerif ve İcma-i Ümmet ile sabittir.

Kurban’ın meşru kılınmış bir ibadet olduğuna dair Kur’an-ı Kerim’de deliller bulunmaktadır. Cenab-ı Hak şöyle buyurur:

“Rabbin için namaz kıl ve nahr yap, kurban kes!” (Kevser Sûresi: 2)

Tercih edilen bir tefsire göre; ayet-i kerimede geçen namazdan maksat: Bayram namazı, nahrdan da maksat: Kurban kesmektir. Yukarıda zikrettiğimiz Saffat Sûresi: 107. Ayet-i kerimesinde; Hz.İbrahim (A.S.)’ın oğlu Hz.İsmail (A.S.)’ın yerine bir koçun, ALLAH tarafından kendilerine fidye, kurban olarak verildiği açıkça bildirilmektedir. Ayrıca diğer bazı ayet-i kerimelerde de kurban ibadeti ile ilgili hususlar mevcuttur. Cenab-ı Hak şöyle buyuruyor:

“Onlardan yiyin ve eli dar olana ve yoksula yedirin!” (Hacc Sûresi: 28)

“Biz, her ümmete, Kurban kesmeye uygun hayvan cinsinden kendilerine rızık olarak verdiklerimiz üzerine ALLAH Teâlâ’nın adını ansınlar diye kurban kesmeyi gerekli kıldık. İmdi, İlâhınız, bir tek İlâh’tır. Öyle ise, O’na teslim olun. Ey Muhammed! O ihlaslı ve mütevazı insanları müjdele!” (Hacc Sûresi: 34)

“Biz büyük baş hayvanları da sizin için ALLAH Teâlâ’nın dininin işaretlerinden, kurban kıldık. Onlarda sizin için hayır vardır. Şu halde onlar, ayakları üzerine dururken üzerlerine ALLAH Teâlâ’nın ismini anınız ve kurban ediniz. Yan üstü yere düştüklerinde ise, artık canı çıktığında onlardan hem kendiniz yiyin, hem de ihtiyacını gizleyen-gizlemeyen fakirlere yedirin. İşte bu hayvanları biz, şükredesiniz diye sizin istifadenize verdik.” (Hacc Sûresi: 36)

“Onların ne etleri ne de kanları ALLAH Teâlâ’ya ulaşır; fakat O’na sadece sizin takvânız ulaşır.” (Hacc Sûresi: 37)

Bu ayet-i kerimelerde zikredilen hayvan kesiminin, et ihtiyacı temini için kesilen hayvanlar olmadığı, bunların ibadet amaçlı birer uygulama oldukları gayet açıktır. Et ve kanların ALLAH Teâlâ’ya ulaşamayacağının, asıl olanın ihlas ve takva olduğunun bizzat ayet-i kerimenin metninde yer alması bunu açıkça ortaya koymaktadır.

Görülüyor ki: Kurban ibadetinin dini delillerinin Kur’an-ı Kerim’de bulunmadığını iddia etmek ve ALLAH Teâlâ’nın bu çeşit bir emrinin olmadığını ileri sürmek tamamen yanlıştır.

Kurban bir ibadettir 2







Konu ile ilgili olarak Kur’an-ı Kerim’de şöyle buyrulmuştur:

“Hz. İsmail (A.S.), babası Hz.İbrahim (A.S.) ile beraber yürüyüp gezecek çağa gelince, babası:

- Oğulcağızım, yavrucuğum! Ben seni rüyada boğazladığımı görüyorum; bak artık, bir düşün, ne dersin? dedi. Hz.İsmail (A.S.) da:

- Babacığım! Emrolunduğun şeyi yap! İnşaALLAH beni sabredenlerden bulacaksın, dedi.”

Aman ALLAH’ım! Muhterem okuyucu! Şu teslimiyete bakın! Kendimizi bir Hz.İbrahim (A.S.) yerine koyalım! Bir de Hz.İsmail (A.S.) yerine! Aynı teslimiyeti gösterebilir miydik? Ne dersiniz? Hz.İsmail (A.S.) gibi: “Ey babacığım! Madem ki ALLAH Teâlâ’nın emridir. İşte boynum, ALLAH Teâlâ’nın emrine karşı kıldan incedir, emrolunduğunu yap, kesebilirsin, inşaALLAH beni sabredenlerden bulacaksın!” diyebilir miydik? Yoksa olanca gücümüzle isyan mı ederdik? Şahsî, iş ve ev hayatımızdaki yaşantımız, hareket tarzımız nasıl davranabileceğimizi gösteriyor, değil mi?

“Bu şekilde her ikisi de ALLAH Teâlâ’nın emrine teslim olup, babası oğlunu alnı üzerine yıkıp yatırınca, Biz O’na:

- Ey İbrahim! Gördüğün rüyaya gerçekten sadakat gösterdin. Hiç şüphe yok ki biz iyi hareket eden kimseleri böyle mükâfatlandırırız, diye nida ettik. Gerçekten bu, apaçık ve kesin bir imtihandır.

Biz, oğlunun yerine O’na büyük bir kurbanlık fidye verdik.” (Saffat Sûresi: 102-107)

Görülüyor ki, Kur’an-ı Kerim de Hz. İbrahim(A.S.)’ın gördüğü rüyanın vahiy olduğunu teyit etmiştir. Çünkü Cenâb-ı Hak kendisine seslenirken:

“Ey İbrahim! Gördüğün rüyaya gerçekten sadakat gösterdin.” buyurmuştur.

Hz.İbrahim (A.S.), ALLAH Teâlâ’nın emrine boyun eğerek oğlunu kurban etmek üzere şakağı üzerine yatırınca, Cenâb-ı Hakk, Hz.İsmail (A.S.)’ın yerine bir koyun kurban etmesini emretmiştir. Hz.İsmail (A.S.)’ın yerine bir koyunun kurban edilmesinin emredilmiş olması, Cenab-ı Hakk’ın insanlığa büyük bir lütfudur. ALLAH, İnsanları Hz. İbrahim (A.S.) gibi Ulu’l-azm bir Peygamber aracılığıyla insan kurban etmekten kurtarmış olmasaydı, muhtemelen insanlar, “İnsan kurban etme” gibi korkunç bir geleneğe sahip olabilir ve onları o korkunç gelenekten kimse kurtaramazdı. Hz. İbrahim (A.S.), oğlu yerine Cenâb-ı Hakk’ın kendisine gönderdiği koçu kurban etmiştir. Böylece kurban, Hz. İbrahim (A.S.)’dan sünnet olarak bu şekilde bize intikal etmiştir.

Hz. İbrahim (A.S.)’ın, oğlu Hz.İsmail (A.S.)’ı kurban etmek istemesinin bir benzerinin de Hz.Peygamber (S.A.V.) Efendimizin dedesi Abdulmuttalib tarafından yaşandığı haber verilmektedir. Zemzem kuyusunun kazılması sırasında Kureyş’le karşılaştığı zorluklardan dolayı Abddulmuttalib, eğer on tane oğlu olursa onlardan bir tanesini Kâbe’nin yanında ALLAH için kurban etmeyi adamıştı. Çekilen kur’a da, Hz.Peygamber (S.A.V.) Efendimizin babası Abdullah’a çıkmıştı. Abdulmuttalib adağını yerine getirmeye karar verdi. Kureyşliler böyle bir adetin yerleşmesinden korkarak, kendisine engel olmuşlardı. Daha sonra Abdullah’ın yerine 100 tane deve kurban edilmiştir. Bu olayla Hz.Peygamber (S.A.V.) Efendimizin, insanlığa kurtarıcı olarak gelişinin bir işareti olarak, insan hayatının maddi ölçüsü tam 10 misli yükselmiş bulunuyordu.

Kurban bir ibadettir







 Soru: Kurban ne demektir? Bir ibadet midir? Kur’an-ı Kerim’de yer almakta mıdır? Kurban; bir katliam, bir vahşet midir? Hükümlerini izah eder misiniz?

Cevap: Bismillahirrahmanirrahim.

Son zamanlarda bir tv. kanalında canlı olarak yayınlanan bir programda, “Kurban ibadetinin katliam olduğu” şeklinde bazı itham ve itirazlarda bulunulmuştur. Yine bazı kişilerin görüşlerine atıfta bulunularak, “Kur’an-ı Kerim’de kurban ibadetinin yer almadığı” gibi iddialar söz konusu edilmiştir.

Her şeyden önce şunu belirtmek gerekir ki, kurban kesmek bir ibadettir. Hem de Müslüman toplumların belirli simgesi ve şiarı sayılan ibadetlerden biri olarak asırlardan beri özellikle milletimizin dini hayatında önemli bir yer tutmaktadır.

Kurban ibadeti, Kur’an-ı Kerim’de ve hadis-i şeriflerde yer almaktadır. Hz.Peygamber (S.A.V.) Efendimiz bizzat kurban kesmiş, O’na uyarak Müslümanlar da kurban kesmişler ve kesmektedirler. Kurban, bir Müslüman’ın bütün varlığını gerektiğinde ALLAH Teâlâ’nın yolunda feda etmeye hazır olduğunun bir nişanesidir. Kurban ibadetini yok saymak, gerçeği görmemektir. Kurban ibadetine katliam demek ise en hafifi ile Hz. Peygamber (S.A.V.) Efendimize, dine ve Müslümanlara saygısızlıktır.

Dini konuların ehil kimselerce tartışılması, toplumun aydınlanması bakımından önemli ve gereklidir. Ancak bu tartışmalar yapılırken toplumun dini duygularının rencide edilmemesine de gerekli özenin gösterilmesi gerekir. Ülkemizde, insanların dini hassasiyetlerini dikkate almadan rencide edici bir üslup içerisinde yapılan özensiz münakaşalar üzüntü vericidir. Kurban kesiminin vahşet ve katliam, Kurban Bayramının da kavurma bayramı olarak nitelendirilmesi, kurbanı ibadet kabul eden milyonlarca insanımızı derinden rencide etmektedir. Bu itibarla Müslüman kardeşlerimizin, muteber dini kitaplarımızda yazılı olan fetvalara uymalarını tavsiye ediyorum.

Dininizi öğrenmek, ALLAH Teâlâ’nın rızasını kazanmak istiyorsanız, muteber bir ilmihal kitabı, bilhassa merhum Ömer Nasuhi Bilmen hocaefendinin “Büyük İslâm İlmihali” adlı eserini alınız. “Büyük İslâm İlmihali” her Müslümanın evinde ve işyerinde mutlaka bulunması ve okunması gerekli bir ilmihal kitabıdır. Bu ilmihali alırken mutlaka ama mutlaka “Sadeleştiren Mehmet TALÛ” başkanlığında ilmi bir heyet baskısını alın. İtikada, taharete, namaza, oruca, zekata, hacca, İslâm ahlâkına, iyi ve güzel huylara, kötü ve helak edici ahlâka ait bilgileri o güvenilir kitaptan öğrenip, elden geldiği kadar hayatınıza uygulayınız.

Muhterem okuyucu!

Kurban: “Muayyen bir vakitte, muayyen bir hayvanı ibadet maksadıyla usûlüne uygun olarak kesmek” demektir. “Muayyen vakit”ten maksat: Kurban bayramı günleri, “muayyen hayvan”dan da maksat: Koyun, keçi, sığır ve deve gibi şer’an kurban edilmesi caiz olan hayvanlardır. Kurban Bayramında kesilen kurbana udhiye, hacda kesilen kurbana ise hedy denir.

Sözlükte yaklaşmak, ALLAH Teâlâ’ya yakınlaşmaya vesile olan şey anlamına gelen kurban, ALLAH Teâlâ’ya yaklaşmayı, ALLAH Teâlâ’nın yolunda malların feda edilebileceğini, ALLAH Teâlâ’ya teslimiyeti ve şükrü ifade eder. Kurban, daha önceki bütün ilâhi dinlerde mevcut bir ibadettir. Kur’an-ı Kerim, kurban ibadetinin Hz.Adem (A.S.)’ın çocuklarıyla birlikte başladığını haber verir. Şöyle ki:

“Onlara Adem’in iki oğlu, Habil ve Kabil’in haberini gerçek olarak anlat: Hani birer kurban takdim etmişlerdi de birisinden kabul edilmiş, diğerinden ise kabul edilmemişti.”1 

Ayet-i Kerimede kabul edildiği belirtilen kurban Habil’e aitti ve bir koçtu. Kabul edilmeyen de Kabil’e aitti ve ekindi.

Kurban, bugünkü şekli ile Hz.İbrahim (A.S.)’a dayanır. Cenâb-ı Hakk’ın dostu olma şerefiyle şereflenmiş bir Peygamber olan Hz. İbrahim (A.S.), bir adakta bulunmuş, bir oğlu olduğu takdirde onu ALLAH Teâlâ’ya kurban edeceğini adamıştı. Aradan geçen zaman içerisinde oğulları olmuş ama O, adağını nasılsa unutmuştu. Rüyada oğlunu kurban ediyor görmüş ve irkilmişti. Tefsirlerde ifade edildiğine göre Hz.İbrahim (A.S.), bu rüyayı üç ayrı gece görmüştür. Peygamberlerin rüyası vahiy olduğu gibi, onlar tarafından yapılan tabirleri de vahiydir. Hz.İbrahim (A.S.) da rüyasını, oğlunu kurban etmesi gerektiği şeklinde tabir etmiş ve böylece bu tabir de vahiy olmuştur. Artık Hz. İbrahim (A.S.)’ın, bu vahyi yerine getirmesi gerekiyordu. Elbette bu, çok zordu, ama ALLAH Teâlâ’dan aldığı vahye uymaması daha zordu. Hz. İbrahim (A.S.), büyük bir imtihan karşısında olduğunu anladı. Hiç tereddüt etmeden ALLAH Teâlâ’ya teslim oldu ve konuyu oğlu Hz.İsmail (A.S.)’a açmış, oğlu büyük teslimiyet göstermişti. Bunun üzerine adağını yerine getirmek için O’nu kesmeye teşebbüs etmiş, ancak ALLAH Teâlâ, O’nun bu bağlılığına karşılık Hz.İsmail (A.S.)’ın yerine bir koyunun kurban edileceğini Cebrail (A.S.) vasıtasıyla kendisine bildirmiştir.

kaynak:http://www.milligazete.com.tr/index.php?action=show&type=writersnews&id=15704

KURBAN NASIL KESİLİR?







Kurban kesmek için bıçak önceden bilenip hazırlanır
ve hayvanın göremeyeceği bir yere konulur. Sonra hayvan
ayakları ve yüzü kıbleye gelecek şekilde sol
tarafına yatırılır. Hayvanın sağ arka
ayağı serbest kalmak şartıyla diğer ayakları
bağlanır. Bundan sonra tekbir ve tehlîl getirilir. Arkasından
"Bismillâhi Allâhü ekber" denilerek, hayvanın boynuna
bıçak vurulur. Nefes ve yemek boruları ile şahdamarı
denilen iki ana damarı kesilir. Hayvan soğumaya
bırakılır, kanının akması beklenir ve sonra
derisi yüzülür. Hayvanı elinden gelirse, kurban sahibinin
kendisinin kesmesi menduptur. Kendisi kesemezse, bir müslümana kestirir
(Mehmed Mevkufâtî, Mevkûfât, (sadeleştiren: Ahmed
Davudoğlu), İstanbul 1980, II, 331-332).


Kurbanlıktan Faydalanmak:


Kurbanlıktan tüylerinin kırpılması ve sütünün
sağılması suretiyle faydalanmak mekruhtur. Eğer
kırpılmış ise tüyü ve sütlü ise sütü sağılıp
tasadduk edilir. Hatta karışmasın diye alâmet olmak üzere
alman tüyleri bile tasadduk etmek gerekir. Eğer
kullanılmış ise parası tasadduk edilir (Serahsı,
a.g.e., XII, 14, 15; Kâsânî, a.g.e., V, 78; el-Fetâva'l-Hindiyye, V,
301). Kurban kesildikten sonra derisi satılmış ise
parası tasadduk edilir. Ancak deriden mest, seccade vb. şekilde
istifâde edebileceği gibi eve demirbaş eşya almak üzere
satmakta da bir sakınca yoktur (Serahsı, a.g.e., XII, 14).


Kurbanın eti konusunda en faziletli tutum üçte birini tasadduk,
üçte birini dostlara ikram, üçte birini de evde alıkoymaktır
(Kâsânî, a.g.e., V, 81; el-Fetâva'l-Hindiyye, V, 300).


Kurbanlık yapmak üzere satın alınan bir hayvan
satılıp yerine başka bir hayvan almak câizdir. Eğer
paradan arta kalan olursa tasadduk edilir (Serahsî, a.g.e., XII, 13).


Kurbanlığa binmek, onunla yük taşımak veya
herhangi bir iş için ondan istifade etmek mekruhtur. Eğer
hayvan kullanılır ve değeri noksanlaşırsa eksilen
kıymeti tasadduk etmek gerekir. Kiraya verilmiş ise kiradan elde
edilen para da tasadduk edilir. (Kâsânî, a.g.e, V, 79).


Kurbanın eti, yağı, başı, tüyü, sütü
vb.lerinin satışı câiz değildir. Eğer
satılmış ise tasadduk etmek gerekir (Kâsanî, a.g.e, V,
81; el-Fetâva'l-Hindiyye, V, 301).


Kurbanlık olan hayvan boğazlanmadan önce yavrularsa o da
annesiyle beraber kesilir. Bu hüküm kendisine kurban vacip olmadığı
halde kurbanlığı satın alıp kendine vacip
kılan fakir hakkındadır. Çünkü kurban bizzat o hayvana
taalluk etmiştir ki yavrusu da kendisine tabidir. Eğer bu yavru
boğazlanmayıp satılırsa parasını tasadduk
etmek gerekir. Şayet yavru eyyâm-ı nahr geçinceye kadar boğazlanmaz
ve elde tutulursa tasadduk edilir (Serahsî, a.g.e, XII, 14). Zengin,
yavruyu eyyâm-ı nahr'dan önce veya sonra kesebileceği gibi eyyâm-ı
nahr'da diri olarak tasadduk da edebilir. Eğer eyyâm-ı nahr'da
satılmış olursa kıymeti tasadduk edilir. Yavru
kesilmez ve satılmaz ise diri olarak tasadduk edilir (Kâsânî, V,
78-79; el-Fetâva'l-Hindiyye, V, 301).


Kurbanda Vekâlet:


Bir müslüman kurbanını kendisi kesebileceği gibi bir müslümana
da kestirebilir. Ancak kendisinin kesmesi daha faziletlidir. Kurbanı
kestirme konusundaki izin bizzat ifâde edilebileceği gibi, izne delâlet
eden söz, fiil ve davranışlar da izin sayılır. Meselâ
bir müslüman kurbanlık satın alsa kurban bayramı günü
hayvanı yatırıp ayaklarını bağlasa onun emri
olmadan bir başkası gelip hayvanı boğazlasa bu kurban
için yeterlidir. Başka bir hayvan kesmek gerekmez. İki müslüman
yanılarak birbirlerinin kurbanlarını kendi adlarına
kesmiş olsalar vacibi yerine getirmiş olurlar ve kestiklerini
değişmek suretiyle kendi hayvanlarını alırlar (Kâsânî,
a.g.e, V, 67-68). Eğer böyle bir durumu etler yenildikten sonra
farkederlerse helâlleşirler. Aralarında anlaşmazlık
çıkarsa birbirlerine kurbanlıkların değerini
öderler. Eğer eyyâm-ı nahr geçmiş ise bu paralan
tasadduk ederler (el-Fetâva'l Hindiyye, V, 302).


Kurbanda müstehap olan şeyler:


Eyyâm-ı nahr'dan önce kurbanlığı bağlamak.
Hayvana kurbanlık nişanı takmak, işaretlendirmek.
Kesilecek yere güzellikle, eziyet vermeden götürmek. Yemek borusu,
nefes borusu ve iki şahdamarını kesmek ve keserken acele
davranmak. Boğazlamayı enseden değil boğazdan yapmak.
Kendi kurbanını kendisi kesmek, kesemiyorsa müslümana
kestirmek. Ehl-i kitab'tan birine kestirmek mekruhtur. Hayvanı
kıbleye karşı kesmek. Hayvan kesilirken orada hazır
bulunmak. Dua etmek ve besmeleden önce veya sonra:


"Allahümme minke ve leke salatî nusukî ve mahyâye ve mematî
lillahi Rabbil-Alemine lâ şerike lehu ve bizalike Umirtu ve ene
mine'l-müslimîn."


"Ey Rabbim bu senden ve yine sanadır. Namazım,
kulluğum, kurbanım, ölümüm ve dirimim eşi benzeri
olmayan âlemlerin Rabbi Allah içindir. Ben bununla emrolundum ve teslim
olanlardanım" demek. Dua ile besmeleyi birbirinden ayırmak.
Besmeleden önce veya sonra dua etmek, Besmele ile beraber dua etmek
mekruhtur. Kurban olacak hayvanın imkan ölçüsünde en semizi, en
büyüğü olması. Eyyâm-ı nahr'ın ilk günü
gündüzleyin kesmek. Kurban bıçağının çok keskin
olması. Hayvanı kesildikten sonra soğumaya ve canın
iyice çekilmeye bırakılması, soğumadan ve can
çekilmeden önce yüzmek mekruhtur. Kurban sahibinin kurban etinden
yemesi. Çünkü bu Allah'ın bir ziyafetidir. Etinden
başkalarına vermek (Kâsânî, a.g.e, V, 78-81).


Kurban Bayramında kesilmek üzere satın
alınmış olan hayvan kesilmez ve bayram günleri geçerse,
hayvanın tasadduk edilmesi gerekir. Bu konuda zengin ve fakir
aynı hükme tabidir. Zengin olan kişi ise kurbanlık
alsın veya almasın kurban kesmediği takdirde kurbanın
kıymetini tasadduk etmesi gerekir. Ertesi yıla bırakamaz
(Mevkufâtî, a.g.e., II, 329).


Ölüye kurban keseceğini söyleyen bir kimse, kurbanını
bayram günlerinde kesmesi ona vacib olur

KURBAN HAKKINDA







 


Milli Gazete - 6 Ocak 2007


1. Kurban olarak kesilen hayvanların etlerinin ve kanlarının değil, mü'minlerin takvasının Allaha Teala'ya ulaşacağını bildiren 22/el-Hacc, 37 ayetinden hareketle kurbanın ehemmiyetini azaltmaya çalışmak, söylemediği bir şeyi Kur'an'a söyletmek olur. Hatta o ayette takvanın kurbana mukarin olarak zikredilmiş olması, şuurla yerine getirilen kurban kesme ibadetinin de tıpkı diğer ibadetler gibi kişinin takvaya ermesine katkıda bulunduğunu söylememize imkân vermektedir.

2. 108/el-Kevser, 2 ayetinde geçen "ve'nhar" emri, Selef döneminden itibaren farklı şekillerde tefsir edilmiştir. Bir kısım müfessirler bu emrin "kurban kes" veya "kurbanı sadece Allah için kes", diğer bir kısmı, "namazda iftitah tekbiri alırken ellerini göğüs/boyun/yüz hizasına kadar kaldır", bazıları da "namazda sağ elini sol elinin üzerine göğüs hizasında bağla" anlamına geldiğini söylemişlerdir. Bütün bu tefsir tarzlarını, "nahr" kelimesinin, boynun göğüsle bitişen yerini anlatmak üzere kullanılmasına dayanır.

3. el-Kevser suresinin Mekkî olduğu, buna mukabil Efendimiz (s.a.v)'in, Medine'de (hicretin 2. yılından itibaren) kurban kesmeye başladığı söylenerek, bir önceki maddede üzerinde durulan "ve'nhar" emrinin "kurban kes" anlamına geldiğini söylemenin mümkün olmadığı görüşünü benimseyenlere, Elmalılı merhumun istidlalini gözden geçirmeleri tavsiye olunur.

4. Söz konusu surenin Medenî olduğunu söyleyenlerin delilleri daha kuvvetlidir. Müslim[1], en-Nesâî[2], İbn Ebî Şeybe[3], Ahmed b. Hanbel[4] ve daha başkaları tarafından rivayet edilen bir hadiste Efendimiz (s.a.v) Mescid'de bir süre hafif bir şekilde uyuduktan sonra tebessüm ederek uyanmış, tebessümünün sebebinin sorulması üzerine kendisine az önce bir sure nazil olduğunu söyleyerek el-Kevser suresini okumuştur.

5. Surenin son ayetinin nüzul sebebini anlatan rivayetlerin hemen tamamı, Mekke döneminde Efendimiz (s.a.v)'i "nesli kesik" olmakla itham eden el-Âs b. Vâil, Ka'b b. Eşref, Ukbe b. Ebî Mu'ayt veya onların da içinde bulunduğu bir grup Kureyşliye gönderme yapıldığını anlatmaktadır. Buradan hareketle surenin tamamının Mekkî olması gerektiğini, Efendimiz (s.a.v) de Medine'de kurban kestiğine göre, surede geçen "ve'nhar" emrinin "kurban kes" anlamına gelemeyeceğini, dolayısıyla müfessirlerin bu kelimeye "kurban kes" anlamını vermesinin büyük bir gaflet olduğunu söyleyenler vardır.

Öncelikle belirtelim ki, kelimenin "kurban"la ilgili anlamı hakiki, diğerleri mecazîdir. Dolayısıyla herhangi bir delil olmadan hakikatten mecaza dönmek doğru değildir. Nüzul sebebi ile ilgili rivayetler ve Efendimiz (s.a.v)'in Medine'de kurban kesmeye başlaması, Mekke döneminde hiç kurban kesmediği anlamına gelmez. Surenin evvelinde Efendimiz (s.a.v)'e "Kevser"in verildiği belirtildikten sonra, sebebiyet ifade eden "fe" harfiyle başlayan cümlede "namaz" ve "kurban" emri verilmektedir. Yani bu iki hususu, kendisine Kevser verilmesi dolayısıyla bir şükran-ı ni'met olarak yerine getirmesi Efendimiz (s.a.v)'den istenmektedir. O'nun da bilahare Bayram namazı olarak kılınacak olan Kuşluk namazı ve şükür kurbanı ile bu emri yerine getirdiğini söylemenin bir manisi yoktur.

6. Buradaki "kurban kes" emrinin Hz. Hüseyin (r.a)'in şehadetine işaret olduğu, ancak metne işkence ederek söylenebilir. Böyle bir yorumun ne makul, ne de menkul bir dayanağı, ne Sünnî, ne de Şii tefsirlerden bir tutamağı vardır.

[1] "Salât", 53.

[2] "İftitâh", 21;

[3] el-Musannef, VII, 412.

[4] el-Müsned, III, 102.

 

kaynak:ebubekirsifil.com

MEZHEPLERE TABİ OLMA BAKIMINDAN İNSANLARIN DURUMU







MEZHEPLERE TABİ OLMA BAKIMINDAN İNSANLARIN DURUMU

kaynak:

ikdud cin risalesi şeh veliyullah dehlevi

Biline ki:

Mezheplere tâbi olma bakımından insanlar dört dereceye ayrılır. Bunlardan her birine ait, geçmemeleri gereken birer sınır vardır.[1]

1. Bu mezheplerden birinin imamına müntesip (bağlı) bulunan "mutlak müctehid".

2. "Muharric" ki buna "Mezhepte müctehid" de denir.

3. Mezhebin derin (mütebahhir) âlimi. Bu, mezhebin esaslarını bilen, hazmetmiş bulunan ve iyice bildiği mezhep hükümlerine göre fetva veren kimsedir.

4. Sadece "mukallid" olan, mezhep âlimlerine fetva soran ve onların fetvalarına göre amel (hareket) eden şahıstır.

Fıkıh ve usûl kitapları, bu derecelerin her birinde bulunan kişilerde aranacak vasıflar ve alâkalı hükümlerle doludur.

Ancak bazı kimseler dereceler arasındaki farkları bilemiyor ve bu yüzden de alâkalı hükümleri körükörüne tefsir ederek birbirleriyle mütenâkız (çelişik) sanıyorlar.

İşte bunun için biz, her dereceyi bir fasılda ele alarak her birine ait hükümlere kısaca işaret edeceğiz

Birinci fasıl:

"Müntesib olan mutlak müctehid": Bunda aranan şartları daha önce söyledik, burada tekrar etmeyeceğiz. Onların hulasası şudur: Müntesib müctehid-i mutlak, hadis ilmini, mensup bulunduğu zevattan nakledilen fıkhı ve fıkıh usûlünü bilir.

Şâfiîlerin büyük âlimlerinin durumu böyledir.

Bu kısma giren âlimlerin sayısı -kendi başlarına- çoksa da, daha sonraki derecelerde bulunanlara göre azdır.

Sözlerinden araştırarak tesbit ettiğimize göre bunların yaptıkları iş şundan ibarettir:

1. Mâlik, Şâfiî, Ebu Hanife, Sevrî gibi mezhep ve fetvaları makbul müctehidlerden nakledilen meseleleri; önce Muvatta ve Sahîhayn sonra da Tirmizî ve Ebu Davud hadislerine arzederler.

Hangi mesele lâfız veya işaret yoluyla sünnete uyarsa onu alır ve ona dayanırlar.

2. Sünnete açıkça aykırı buldukları meseleleri terkeder onunla amel etmezler.

3. Bir meseleyle ilgili hadis ve nakiller muhtelif (ayrı ayrı hüküm ifade eder) ise bunları şöylece telife çalışırlar.

a) Açıklaması bulunanı (müsfesseri) müphem olana hâkim kılarlar.

b) Her hadisin ifade ettiği hükmün -durum buna müsaitse- ayrı ayrı şekiller arzeden farklı meselere ait olduğunu tesbit ederler... c) Eğer sünnet ve âdâb ile ilgili ise her şekli sünnet sayarlar.

d) Helal, haram veya mahkeme hükmü (kaza) ifade ediyor; sahabe, tâbiûn ve müctehidler de bunlarda ihtilaf eylemiş bulunuyorlarsa, meselede birden fazla görüş olduğunu kabul ederler.

Bunlardan herhangi birini benimseyeni kınamazlar. Eğer hadisler bunlardan herbirine delâlet eder durumda ise hükümde hareket serbestisi görürler.

Sonra en uygun hükmü tesbit için olanca güçlerini sarfederler. Bunu da rivayet kuvvetli, sahabenin çoğunun tatbiki, müctehidlerin ekserisinin mezhebi, emsâline ve kıyasa uygun olmak gibi esaslarla tesbit ederler.

4. Eğer yukarda geçen iki derecedeki kitaplarda meseleyle ilgili hadis bulamazlarsa, üçüncü derecedeki hadis kitaplarında müctehidlerin sözlerinin dellilerini araştırırlar, yahut onların ileri sürdükleri aklî delillere göz atarlar...

Eğer bunlardan birini kabul edebilirlerse ederler; başka bir hükme kâni olurlarsa; mesele ictihad sahasına giriyor, daha önce kanaatlerine zıt bir icmâ bulunmuyor ve ellerinde de açık delil varsa bunu kabul ederler. Bunu yaparken de ALLAH'tan yardım diler ona güvenirler.

Bu oldukça güç bir iştir, yanılıp hataya düşmekten şiddetle kaçınırlar. Eğer kendileri açık bir delile sahip değillerse âlimlerin ekseriyetine uyarlar.

5. Bir mesele hakkında öncekiler açıkça bir şey söylememiş, bir delil ileri sürmemişlerse; kitaptan, sünnetten, sahabe ve tâbiûndan menkul sözler arasında bir açık söz, işaret veya imâ arayıp tararlar. Bulabilirlerse bunu kabul ederler.

Bu zevat, kendi kanaatlerine uysun uymasın, bir âlimin her dediğini taklîd etmek gibi bir şeyi asla yapmazlar.

Eğer bu söylediklerimden şüphe edilirse Beyhakî'nin kitaplarına, Meâlimu's-sünen'e ve

Bağavî'nin Şerhu's-Sünne'sine bakılsın. İşte bu; muhakkık ve fakih muhaddislerin yoludur. Bunların da sayısı oldukça azdır.

Bu zevat, kıyas ve icmâı kabul etmeyen zâhiriyye muhaddislerinden olmadıkları gibi, müctehidlerin sözlerine hiç iltifat etmeyen mütekaddimun muhaddislerinden de değildirler.

Daha çok hadis taraftarlarına "ashabu'l-hadise" benzerler. Zira onların ashab ve tâbiûn sözlerine tatbik ettikleri metodu bunlar da müctehidlerin sözlerine tatbik ederler.

İkinci fasıl:

"Mezhebde müctehid" ve buna dair meseleler:

Biline ki: Mezhebde müctehid olan (el-müctehid fi'l-mezheb) şunları bilmelidir:

1. Sahih hadise ve selefin ittifakına aykırı hükümden kaçınacak kadar hadis ve âsâr (ashab ve tâbiûn sözleri) bilgisi.

2. Tâbi olduğu müctehidlerin sözlerinin kaynak ve delillerini anlayabilecek kadar fıkıh ve usûl bilgisi.

et-Fetâvâ's-Siraciyye'deki şu sözler de bunu ifade etmektedir:

Bir kimse şunları bilmedikçe fetva vermemelidir:

a) Âlimlerin görüş ve sözleri,

b) Bunların delil ve kaynakları,

c) Halkın muamele ve davranışları,

Eğer âlimlerin sözlerini bilir de mezheplerini (söz ve görüşün
dayanağını) bilmezse ve bu takdirde kendisine muteber mezhep sahibi âlimlerin ittifak ettikleri bir mesele sorulursa, "bu câizdir veya değildir" diyebilir. Bu sözü nakil yoluyla söylemiş olur.

Eğer âlimlerin ihtilâf ettiği bir mesele ise, "bu filâna göre caizdir, falâna göre değildir" diyebilir.

Delillerini bilmedikçe görüşlerden birini tercih ederek bununla cevap veremez."

el-Fusûlu'l-İmâdiyye'nin birinci faslında şu ifâde vardır:

"Kişi ictihada ehil değilse ancak nakil yoluyla cevap ve fetva verir ve bilebildiği kadar âlimlerin sözlerini nakleder."

Ebu Yusuf, Züfer ve Âfiye b. Zeyd'den, şöyle dedikleri nakledilmiştir:

"Delilimizi (nereden aldığımızı) bilmedikçe bizim ictihadımızla fetva vermek kimseye helâl olmaz."

Aynı mevzuda şöyle de denmiştir:

Bir kimse mezhebimizin bütün kitaplarını ezberlemiş bile olsa fetva verme usûlünü öğrenebilmek için ayrıca tâlib olup çalışmalıdır. Çünkü birçok mesele vardır ki müctehidlerimiz onların cevabını, kendi yaşadıkları muhitin âdet ve muâmele şekillerine göre vermişlerdir. İşte her müftü de, böylece, şeriata aykırı olmayan hususlarda kendi muhit ve zamanının âdetlerini gözönüne almalıdır.

Umdetu'l-ahkâm'da şöyle denir:

"İctihada ehil olan; kitabı, sünneti, âsârı ve fıkhın esaslarını bilmelidir."

Hâniyye'den: "Bazılarından nakledildiğine göre ictihad için Mebsût'u, nâsih ve mensûhu, muhkemi, müevveli, halkın örf ve âdetini bilmek şarttır".

Sirâciyye'de "İctihadın asgari şartı, Mebsût'u hıfzetmektir."

Bütün bu rivayetler Hızânetu'l-müftîyn de zikredilmiştir.

Ben derim ki: Bu ifadelerin mâna ve maksadı; tahrîc yoluyla[2] fetva veren âlim ile -ictihad ederek değil de- nakil yoluyla fetva veren ve mezhebini iyice bilen müftünün farkını anlatmaktır.

Biline ki:

Fıkıh âlimlerine göre meseleler dört grupta toplanır:

1. Mezhebdeki hükmü açık ve sağlam olarak bilinen (zâhiru'l-mezheb). Bunları, usûle uysun uymasın olduğu gibi kabul ederler. Bu sebeple Hidâye sahibi ile benzerlerinin "Tecnîs" mesâilinde, bu farkı açıklamaya çaba gösterdikleri görülür.

2. Ebu Hanife ve iki büyük talebesinden şâz olarak (mevsuk ve sağlam olmayan bir yoldan) nakledilenler. Bunları, ancak usûle[3] uyarsa kabul ederler.

3. Sonra gelen âlimlerin (müteahhirûn) tahrîc yoluyla elde ettikleri ve mezhebdeki âlimler ekseriyetinin ittifak ettikleri meseleler. Bunlarla mutlak olarak fetva verirler.

4. Bir önceki gibi olup ancak üzerinde ittifak bulunmayan meseleler. Müftü bu tipten olan meseleleri, seleften nakledilen benzeri meseleler ve usûle arzeder; onlara uygun gelirse alır, yoksa almaz.

Hızânetu'r-rivâyât'ta, Ebu'l-Leys'in Büstân'ından (mutemed kişilerden alma bâbında) şu ifade nakledilmişti:

"Bir kimse bir hadis veya söz işitince, eğer bunu söyleyen mutemed (sika) değilse, bunu hemen kabul edemez. Eğer usûle uyuyorsa alır, yoksa olmaz. Yazılı olarak bulduğu hadis ve mesele de böyledir."

el-Bahru'r-râık'ta, Ebu'l-Leys'in şöyle dediği nakledilir:

"Ebu Nasr'a şöyle bir sual sordular: Senin yanında dört kitap (İbrâhim b. Rüstüm'in kitabı, Hassâf'tan Âdâbu'l-kâdî, Kitâbu'l-mücerred, Kitâbu'n-nevâdir -Hişam rivayetiyle-) bulunsa bunlardan fetva vermek câiz olur mu?

Zira bu kitaplar sence makbuldür.

Ebu Nasr'ın cevabı: Mezhebimizden sahih olarak nakledilenler bizce makbul ve memnûn edici bilgilerdir.

Fakat fetva mevzuuna gelince, ben bir kimsenin anlamadığı şeyle fetva vermesini ve halkın vebâlini yüklenmesini doğru bulmam.

Eğer mezhebimizden olduğu meşhur ve mevsuk olup, âlimlerimizden apaçık bir şekilde nakledilmiş meselelerden olursa, vukûbulan hâdiselerin hükümleri için onlara itimat etmenin kendim için câiz olduğunu umarım.

Biline ki:

Bir mesele Ebu Hanife ile iki büyük talebesi (Ebu Yusuf ve Muhammed) arasında ihtilaflı ise, "mezhebde müctehid" derecesindeki kimse, bu iki görüşten delili daha kuvvetli, kıyasa daha uygun ve halk için daha faydalı olanını seçer.

İşte bundan dolayıdır ki Hanefî âlimlerinden bir kısmı; mâ-i müsta'melin (meselâ abdestte kullanılmış suyun) temizliği hususunda İmam Muhammed'in görüşünü, ikindi ve yatsı namaz vakitlerinin başlangıcı, ziraat ortakçılığı... gibi hususlarda ikisinin görüşünü alarak fetva vermişlerdir. Hanefi kitapları bu gibi misâllerle doludur.

İmam Şâfiî mezhebinde de durum aynıdır. el-Minhâc ile diğer bazı kitaplarda, feraiz bahsinde, Şâfiî mezhebine göre zevi'l-erhâmın vâris kılınmayacağı yazılıdır. Halbuki müteahhirûn, beytu'l-mal düzensiz olduğunda onların da vâris kılınacağı fetvasını vermişlerdir.

Yemen fakihi İbn Ziyâd Fetâvâ'sında; müteahhirûnun, mezheplerine aykırı fetvalarından nakiller yapmıştır.

Bazıları:

1. Altın ve gümüşten ve ticaret eşyasından farz olan zekâtı başka cinsten para ile ödemek.

Bulkînî bunun caiz olduğu fetvasını vermiş ve: "Bunun caiz olduğu kanaatindeyim, fakat Şâfiî'nin mezhebine aykırıdır" demiştir. Bulkinî bu mevzuda Buhâri'ye tâbi oluyor.

2. Hz. Ali evladından olan eşrâfa zekât vermek. Beytu'l-mal'dan hisselerinin verilmediği ve fakru zurarete düştükleri bu zamanlarda onlara zekât vermenin câiz olduğuna Fahruddin Râzî fetva vermiştir.

3. Arıyı kovanı içinde, mum v.s. ile beraber satmak. Bunun da câiz olduğuna Bulkînî fetvâ vermiştir.

4. İbn Ziyâd, İmam İbn Uceyl'den şöyle dediğini nakleder: "Zekât mevzuunda üç meselede mezhebe (Şâfiî mezhebine) aykırı fetva verilir:

a) Zekâtı (başka şehirlere) nakil,

b) Hepsini bir kimseye vermek,

c) Hepsini bir sınıftan muhtaç kimselere vermek,"

Derim ki: Benim de bu mevzuda bir görüşüm var, şöyle ki: Şâfiî mezhebinden bir müftü -ister mezhebde müctehid olsun, ister mezhep âlimi (mütebahhir) bulunsun- bir meselede kendi mezhebinden başkasına ihtiyaç duyarsa İmam Ahmed'in (r.h.) mezhebine sarılsın.

Çünkü İmam Ahmed; ilim ve diyanet bakımlarından imam Şâfiî'nin en büyük talebesidir. İncelendiği zaman görülür ki onun mezhebi de Şâfiî mezhebinin bir dalı ve şeklidir

KABRİMİ BAYRAM YERİ YAPMAYIN HADİSİNİN ASIL MANASI







KABRİMİ BAYRAM YERİ YAPMAYIN HADİSİNİN ASIL MANASI

"Kim kabrimi -veya beni dedi- ziyaret ederse onun için şefaatçi veya şâhid olurum. Kim ki haremden birinde(56) vefat ederse, yüce ALLAH onu kıyamet günü güven içinde olanlar arasında (diriltip mahşere) gönderir."

EBU DAVUD.

İbni Hacer, (ALLAH'ın rahmeti onun üzerine olsun) şöyle demiştir:

Bu hadisler Peygamber (S.A.V.) i hayatta veya vefatından sonra, erkek ve kadın mü'minlerin uzaktan ve yakından ziyaret için geleceklerini kuvvetlendirmektedir.

Bu hususun faziletine ve ziyaret için yolculuk hazırlığı yapmaya delâlet etmektedir. Hattâ, ziyaret için yolculuk yapmak, kadınlar için de mendubdur.

Bunda ittifak olunmuştur. Her hacı için, ziyarette bulunmak sünnettir.Sâlihlerin ve şehitlerin kabirleri de böyle hükümlendirilmelidir.

Ziyaret manevî yakınlık sebebi olunca, Medine-i Münevvere've yolculuk da yakınlık vesilesidir. Resûlüllah Efendimizin, Baki' ve Uhud'-da bulunan ashabın kabirlerini ziyaret ettiği, sahih bir haber olarak bilinmektedir.

Başkasının kabrini ziyaret için yolculuk yapmanın mes-rûıyeti sabit olunca, Peygamber (S.A.V.) in kabrini ziyaret için yapılacak yolculuğun meşru olması, evleviyyetle caizdir.

Üzerinde ittifak olunan bir kaaide vardır: "Yakınlığa vesile olan Bazı nasipsizlerin, kabr-i şerifi ziyareti veya oraya yolculuğu engellemeyi, tevhidi muhafaza olarak düşünmesi ve kabir ziyaretinin şirke sebep olacağını iddiaya kalkması, bâtıl olup, iddia sahibinin ahmaklığına delâlet eder.

Zira küfre götürecek hareket; kabirleri sec-degâh edinmek, onların üzerinde ibadet etmek,bir takım suretler tasvir (edip oralara dikmek) tir.

Ziyaret, selâm verme (ve onlara) duâ etmek ise, bunun aksi olan bir iştir. Her akıllı, bunların ikisi arasındaki farkı bilir. Bunların tamamının yasak olduğunu söylemek, ALLAH'a ve onun Resulüne karşı yalan isnâd etmek olur

Bu bahisde iki zarurî nokta.vardır:

Biri, Peyamber (S.A.V.) e tazimin vacip olması ve onun derecesinin diğer insanların rütbesinden üstün bulunması; ikincisi ise, mübarek ve yüce bulunanRabbin; zâtı, sıfatları ve efâli yönünden, bütün mahlûkattan ayrı olduğuna itikaad etmektir.

Artık kim bu şeylerden birinde, yaratılmışlardan birinin, noksan sıfatlardan münezzeh bulunan ALLAH ile ortaklığı olduğuna inanırsa, bu itikad şirk olur. Kim de Resûlüllah (S.A.V.) i bir cihetten kusurlu görürse, ya isyan etmiş veya küfre düşmüş olur.

Kim Resûlüllah Efendimizin büyüklüğünü dile getirmekte mübalağalı sözler kullanır ve fakat söylediği,ALLAHü Teâlâya mahsus sıfatlara ulaşmaz ise, hakka isabet etmiş; hem rubûbiyet tarafını, hem de peygamberlik cihetini korumuş olur. Bu, ifrat ve tefriti bulunmayan bir hükümdür.

İbni Hacer, İbni Teymiyye'nin, ziyaretin meşru oluşunu inkâr etmekteki bid'atini dile getirmekte ve şöyle demektedir:

"Âlimlerden bir topluluk, onun bozuk lâflarının peşine takılmış ve hüccet diye gösterdiği şeylere aldanmış ve sonunda onun çarpık görüşlerini, düşük fikirlerini ve çirkin vehimlerini açığa çıkarmışlardır.

İbni Hacer demiştir ki:

İbni Teymiyye'nin beraberindekilerin ve peşindekilerin çirkin davranışlarını bilmek için iyi düşün. Zira ziyaretin yakınlık vesilesi olmasından, ziyaret için yolculuğun da yakınlık olması gerekir. Bunların arasındaki lüzum, gizli bir şey değildir. Ancak, körü körüne inatçılık yapan bunu anlamaktan uzaktır. Artık kim ziyaret için yapman seferin yakınlık sebebi olmasında duraklama gösterir ve bunu ip kâr etterse, efendimizi ziyaretin yakınlığa vesile olaağında da duraklaması ve inkâr etmesi lâzım gelir. Sen ziyaretin meşru olduğunu inkâr etmenin küfür olacağını bil ve bundan son derece çekin. Çünkü bu inkâr, büyük cürümdür.
Eğer, "Bu kadar ileri gitmek nasıl oluyor?

Peygamber (S.A.V.) in Üç mescidten başkası için yolculuk yapılmaz" buyrulan sahih hadisine temessük ile bu aşırılık nasıl bağdaşır?

Bunun haricindeki bir ziyaret için yapılacak yolculuk, bu hükmün dışındadır. Böyle olunca da yasaklanmış olması gerekir" dersen, cevap: "Hadisin manâsı senin tarafından anlaşılan değildir.

Onun manâsı; tazim için ve içinde namaz kılmakla yakınlık kazanmak maksadı ile bu üç mescidten başkasına yolculuk yapılmaz, manâsındadır".

İstisnanın, "Muttasıl" olabilmesi için, herbir ferd katında takdirin böyle olması zaruridir.

Zira, Arafat'da hac ibâdetini ifâ için yolculuk yapmak, icmâ ile vacibtir. Cihad ve küfür diyarından, şartları dâhilinde hicret etmek de vacip bulunmaktadır. İlim tahsil edecek olanlar için bu göç, sünnet veya vaciptir.

Ticaret için ve dünya ihtiyaçlarını elde etmek maksadı ile seyahat etmenin caiz olduğunda icmâ vakî olmuştur. Âhiret ihtiyaçları için, husûsiyle onların en kuvvetlilerinden bulunan, Efendimiz (S.A.V.) in kabrini ziyaret maksadı ile yolculuk, evleviyetle caizdir.

İbni Hacer, daha sonra demiştir ki:

Eğer sen, "O, yani İbni Abdil-hâdi, Peygamber (S.A.V.) in "Benim kabrimi bayram (yeri gibi) kılmayınız" hadisini delil getirmiş bulunmakta ve ziyaretin meşru olmamasında önceki hadis gibi zahir bulunmaktadır.

Bundan dolayı, ehl-i beytden bir çoğu, bundan nehiyde bu hadise temessük etmiştir", iddiasını ileri sürersen cevap olarak derim ki:

"Hadisin ifade ettiği manâ ziyaretin aslını nefyetmiş değil; oraya meşru olmayan bir şekilde gelmeyi yasaklamıştır.

Bu Hz. Hasan (R.A.) in sözünün delâleti ile anlaşılmaktadır.

Hasanü'bnü Ali (R.A.) in nehiyden sonra, "Mescide girdiğin zaman (S.A.V.) e selâm ver (demiştir)". Hz. Hasan (R.A.) in muradının, ziyareti kısa kesmek olma ihtimâli vardır. Zeynül-âbidin (R.A.) den, bunun benzeri izâhât nakl olunmuştur.

Cafer Sâdık Hazretleri'nin bizzat Peygamber (S.A.V.) Efendimizi ziyaret ettiği ve ravzanın peşindeki direğin yanında durup sonra selâm verdiği, daha sonra da "Resûl-i Ekrem (S.A.V.) in başı buradadır" dediği nakl olunmuştur.

Onların, yahut güven duyulan ve kendisine uyulan selef veya ıhaleften birinin Resûlüllah (S.A.V.) i ziyareti engellemesi nasıl tasavvur olunabilir? Onlar, geri kalan müslümanlar gibi, diğer mevtaları ziyaret etme in mendup olduğunda ittifak etmişlerdir.

Resûlüllâhın kabrini ziyaret ise, bundan daha üstün bir cevaz taşımaktadır.

Biz bu hadisin, İbn Teymiyye'nin fâsid anlayışına delâletini men ediyoruz.

Şayet murad olunan manâ bu olsaydı, (S.A.V.) efendimiz "Benim kabrimi ziyaret etmeyiniz" buyururdu. O, böyle bir manâya veya başkasına ihtimali bulunan bir lâfzı ırâd etmemiştir.

Efendimizin naaıs-i şerifi şöyledir: "Kabrimi bayram (yeri) yapmayın"

Hadisin manâsı, onun anladığı fâsid manâ olsaydı ve hatta "Kabrimi ziyaret etmeyin" şeklinde olsa idi, onun te'vili vacip olurdu. Çünkü Resûlüllah (S.A.V.) i ziyaret etmenin meşru oluşunda müslümanların icmâı vardır.

"İcmâ" da kat'î delillerden sayılmaktadır. İcmâ, zanniyattan başka bir şeyle muâraza edemez.

Şayet muâraza olursa, o şey'in kat'î-ye muvafakat etmesi için tevili gerekir. Zira o, zannî bulunmaktadır. Böyle bir hadisin vârid olduğu farz edilse, o sarihin tevilinin vacip olacağı açığa çıkmış olur. Ziyaretten nehiy ihtimâli olan, nasıl tevil olunmaz?

Veya bundan murâd, ziyaret için hususi bir vakit tesbit edip de, ancak o vakitte ziyaret olunur, diye hükme varmayın.

Meselâ, bayram gibi bir gün seçip bundan başka bir zamanda ziyaret olamaz, demeyin. Nehye ihtimâl farz olunduğu zaman, bundan muradın, başka bir hâle mahsus olmasına hami olunur. Yani, "Kabir ziyaretinde ona karşı yönelmek ve kabrin yanında süslerini açığa koymak suretiyle orayı bayram yerine çevirmeyin," demektir.

Oraya; ziyaret, selâm vermek ve düâ etmek için gelinir. Daha sonra dönülüp gidilir.

Benim takrir ve tahkik ettiğim, yazarak açıkladığımdan ortaya çıkmış olmaktadır ki, İbni Teymiyye görüşünde olan için, bu hadise yapışmaya imkân yoktur. Bu, aleyhine delil olmadığı gibi, ziyareti yasaklamada lehine bir delil de değildir. Zira nehiy, bir hâle mahsus olmakla kayıtlı ve sınırlıdır. Böyle olunca, o hâlin gayrinde yasaklanmış değildir. Ziyaretten nehyetme hususu uzaklaştırılınca, ziyaretin istenmesi sabit olur.

"Kabrimi bayram yeri gibi yapmayınız". Yani, orada toplanma cıhetiyle bayram gibi yapmayın.

Yehûdiler ve Nasrâniler, Peygamberlerin kabirlerini ziyaret için toplanırlar, orada oyun ve çalgı ile meşgul olurlardı.

Peygamberimiz (S.A.V.) ümmetlerini bu gibi davranıştan veya kabrine saygı gösterirken korunması emrolunan sınırı aşmaktan yasaklamıştır.

Ümmet-i Muhammedden birçok kimsenin naklettiği gibi, ümmetin ittifakı vâki olmuştur ki, kabr-i şerifi ziyaret, yakınlık vesilesi olan şeylerin en üstünü ve çalışmaların zafere ulaştıranıdır.

KAYNAK : ŞEYH YUSUF NEBHANİ ŞEVAHÜDİ'L HAK .

Cariye Hadisi ve İbni Arabinin Beyanı.







Cariye Hadisi ve İbni Arabinin Beyanı.

bismillahi teala.

değerli kardeşlerim.

meşhur cariye hadisinden yola çıkarak mucessime - harici- vahabi taifesi cenabı hakkın haşa gökde yerleştiğini öne sürerler.halbuki bu hadis onların lehlerine olmayıp bilakis onların aleyhlerinedir.

biz sadece ibni arabi k.s rahimehullahdan yapacağımız nakille yetinelim.yine aşağıdaki linklerden meseleye daha vakıf olabilirsiniz.

ibni arabi hazretleri futuhat-ı mekkiyesinin 385.babında bu noktayı işleyerek ehli sünnet itikadını mucessimelere karşı mudafa eder.

nakil şudur.

resulullahın cariyeye nerede suali hangi mekanda olduğunu kasd etmiş olmayıp ancak onun akıl seviyesine göre bu suali buyurmuşdur.

şeriat hükümleri bazen alemdekilerin dillerine uygun tarzda iner.

nitekim cenabı ALLAH sure-i ibrahim de şöyle buyurur.

وَمَا أَرْسَلْنَا مِن رَّسُولٍ إِلاَّ بِلِسَانِ قَوْمِهِ لِيُبَيِّنَ لَهُمْ فَيُضِلُّ اللّهُ مَن يَشَاءُ وَيَهْدِي مَن يَشَاءُ وَهُوَ الْعَزِيزُ الْحَكِيمُ

Ve biz her gönderdiğimiz peygamberi, ancak bulunduğu kavminin diliyle gönderdik ki, onlara iyice açıklasın; sonra da ALLAH dilediğini sapıklık içinde bırakır, dilediğini de hidayete erdirir. Ve O, öyle herşeye galip, tam hüküm sahibidir.

ibrahim suresi 4.ayet-i kerime

resulullah efendimiz halkın hükümleri anlaması için onların akılları seviyesine iner.şayed bu soruyu resulullahdan başkası sormuş olsaydı onun cahilliğine delil olurdu.

zira ALLAH'u teala için aslında eyniyyet yokdur.insan anlayışı kusurlu olduğu için ancak nerede diye sorulması ile şehadet ifade eder.

cariyenin yaratana akıl erdirmesi onun kuvveti dahilinde değil idi.o ancak kendi nefsind etasavvur etdiği şekilde anlayabilirdi.

şayed resulullah ona kendisinin alışmış bulunduğu ve nefsinde tasavvur etmesinin dışında bir uslup ile hitap etmiş olsaydı istenilen fayda ortadan kaklmış olur ve ondan islamiyeti kabul etme fikri hasıl olmazdı.

sualin bu tarzda sorulmuş efendimiz s.a.v in hikmetinden olmakdadır.bu incelikden dolayı cariye semayı işaret etdiğinde efendimiz o mümindir buyurdu.

yani, cariye ALLAHın gökde mabu olduğunu tasdik etmiş bulunmakdadır.

nitekim cenabı ALLAH bir ayetinde şöyle buyurmakdaır.

ve hüvALLAHu fissemavati ve fi'l arz..

o ALLAH hem göklerde hem de yerde ( ibadete layık mabud) dur..

kaynak şevahidu'l hak şeyh yusuf nebhani.

ilgili linkler.

http://www.darulhikme.org/makale/yhnf3.htm

Cariye hadisi ile alakalı olarak, E. Sifil'in yazıları istifadelidir. Eski forumu takip etmemiş olanlar için bağlantılarını tekrar verelim:
http://www.ebubekirsifil.com/index.php?sayfa=detay&tur=gazete&no=232
http://www.ebubekirsifil.com/index.php?sayfa=detay&tur=gazete&no=233
http://www.ebubekirsifil.com/index.php?sayfa=detay&tur=gazete&no=234

Şu yazılar da faydalı:

http://www.ebubekirsifil.com/index.php?sayfa=detay&tur=gazete&no=432
http://www.ebubekirsifil.com/index.php?sayfa=detay&tur=gazete&no=433

İmam-ı Şafii'nin sözleri mühimdir:

"Eğer "ALLAH Teala, "Rahman Arş'a istiva etmiştir" buyurmuştur" denirse şöyle cevap verilir:
"Bu (türlü) ayetler bunlara ve benzerlerine, ilimde derinleşmek arzusunda olmayan kimseleri cevap vermede şaşkınlığa sürükleyen müteşabihattandır. Yani bu kimseler bu türlü ayetleri olduğu gibi kabul edip, araştırma yapmamalı ve bunlar üzerinde konuşmamalıdır.

Çünkü kişi ilimde rüsuh (derin kavrayış) sahibi olmadığı zaman şüpheye ve vartaya düşmemekten emin olamaz. Onun, ALLAH Teala'nın sıfatları hakkında, zikrettiğimiz gibi inanması gerekir.

ALLAH Teala'yı hiçbir mekân ihata edemez. O'nun üzerinden zaman geçmez. O, hudut ve son noktalara sahip olmaktan münezzehtir; mekân ve yönlerden müstağnidir. "O'nun benzeri hiçbir şey yoktur." (42/eş-Şûrâ, 11) (İmam eş-Şâfi'î, el-Fıkhu'l-Ekber, 17.)

derleyen : bülent oğuz

http://www.halidiye.com/YeniForum/forum_posts.asp?TID=21975&PID=127295#127295

Vahabilerin Şefaat Hakkkında Manasını Saptırdığı Bir Ayet







Vahabilerin Şefaat Hakkkında Manasını Saptırdığı Bir Ayet

bismillahi teala.

şefaat mevzusu bildiğiniz üzere hakdır.cenabı hakkın veli dostlarının şefaatıde hakdır.

lakin vahabi - harici meşrebli olanlar şefaati red ediyorlar.hatda büyük bir çarpıtma ile ilk 3 asır da resulullahın vefatından sonra ondan şefaat istenemeyeceğine dair icma olduğunu da söylüyorlar.şimdilik buna değinmeyeceğiz ama onların bu hususda delil aldıkları bir ayet var.bu ayeti o kadar güzel bir saptırıyorlar ki şaşırmamak elde değil..

bakara 48. ayet-i kerime şu şekildedir.

Ve öyle bir günden korkun ki; o günde kimse, kimse için bir şey ödeyemez. Şefaat kabul edilmez. Fidye alınmaz ve onlara yardım da edilmez.

bu ayetden yola çıkıp şefaat ya resulullah dahi denemeyeceğini beyan ediyorlar.hatda şefaat ya resulullah diyenleri şirk ile itham ediyorlar.

şimdi tefsirlerde bu hususda hakkında ne yazmakda.

bakın 1.misal ibni kesirde şöyle nakil vardır.

Şefaat kabul edilmez.» Yani kâfirler için.

Başka âyet-i kerimelerde ise şöyle buyurulur: «Artık onlara şefâatçılann şefaati fayda vermez.» (Müddessir, 48)

Ve nitekim cehennem ehli hakkında da şöyle buyuruluyor : «Bizim için ne bir şefaatçi ve ne de sıcak bir dost vardır.» (Şuarâ, 101)

bakın burda haklarında şefaatin kabul edilmediği kişiler kafirler

muddesir suresinden.

ibni kesir tefsiri.

38 — Her nefis, kazandığı ile bağlıdır.39 — Ancak sağcılar müstesna.40 — Cennetlerdedirler. Sorarlar,41 — Suçlulara;42 — Nedir sizi Sekar'a sürükleyen?43 — Derler ki: Biz namaz kılanlardan değildik.44 — Yoksulu doyurmazdık.45 — Dalanlarla birlikte biz de dalardık.46 — Ve dîn gününü yalanlardık.47 — Nihayet ölüm bize gelip çattı.48 — Artık onlara, şefâatçıların şefaati fayda vermez.
izah.

Ürkek Yaban Eşekleri Gibi
ALLAH Teâlâ «Her nefis, kazandığı ile bağlıdır.» buyuruyor.

Kıyamet günü herkes yaptığı ile bağlıdır. İbn Abbâs ve bir başkası böyle demiştir.

«Ancak sağcılar müstesna.» Çünkü onlar «Cennetlerdedirler.

Suçlulara sorarlar.» Onlar odalarındadırlar, suçlular da aşağılardadırlar. Ve onlara derler ki: «Nedir sizi Sekar'a sürükleyen?» Derler ki: «Biz, namaz kılanlardan değildik, yoksulu doyurmazdık.» Biz Rabbımıza ibâdet etmemiştik ve kendi cinsimizden olan O'nun yaratıklarına da iyi davranmamıştık. «Dalanlarla birlikte biz de dalardık.»
Bilmediğimiz şeyleri söylerdik.

Katâde der ki: Kim bir azgınlığa dalarsa, biz de onunla beraber azgınlığa dalardık.

«Ve dîn gününü yalanlardık. Nihayet ölüm bize gelip çattı.» Buradaki yakın kelimesi ölüm demektir. Tıpkı ALLAH Teâlâ'mn «Ve sana yakın gelinceye kadar Rabbma ibâdet et.» (Hicr, 99) kavli gibi.

Rasûlullah (s.a.) da Osman İbn Maz'ûn'u kasdederek; ona Rabbından yakîn geldi, buyurmuştu ki, bu ölüm anlamınadır.

«Artık onlara, şefâatçıların şefaati fayda vermez.»

Bu niteliklerle nitelenenlere kıyamet günü hiç bir şefaatçinin şefaati fayda vermez.

Çünkü şefaat ancak ona ehil olanlara yarar sağlar.

Ama kıyamet günü ALLAH'a küfrederek ölenler, şüphesiz ki cehenneme gidecekler ve orada ebedî olarak kalacaklardır..

--------------------

ayetde bahse konu olan şefaata nail olamayanlar yukardaki beyan eden niteliklere sahip olanlar.

şimdi meseleyi biraz olsun anlayabildik değil mi.?

klasik vahabi tahfiridir bu..

devam edeceğiz inşallah

Fi Emanillah.

kaynak:http://www.reddulmuhtar.com/Makaleler.htm

ORUCUN KÖKENİ: GÜNEŞE TAPMA MI?







 Rıza GÖRÜŞ

İslam’a ve müslümanlara her fırsatta saldırmayı kendisine şiar edinen T. Dursun şöyle başlıyor yazısına:

1-Sâbiler’in ismi Kur’anı Kerimde üç yerde geçmekte ancak inanç ve ibadetlerin söz edilmemektedir.

“..İbrahim Peygamber, yıldızı görür, yıldıza , “Tanrım” der; Ay’ı görür, Ay’a “Tanrım” der. Güneş’i görür, Güneş’e “Tanrım” der. Bu gökcisimlerinden Güneş’i daha büyük ve daha parlak görünce, “İşte Tanrım budur, bu daha büyüktür” diye konuşur. Ne var ki, “Tanrı” dedikleri batınca, onlara “Tanrı” demekten vazgeçer. İbrahim Peygamber önce yıldızdan, sonra Ay’dan en sonunda da Güneş’ten vazgeçer. Kur’an’ın En’am Suresi’nin 76, 77 ve 78. Ayetleri böyle anlatır, İbrahim Peygamber’in “asıl Tanrı”ya dönüşünü

1-Hz. İbrahim’in “Tanrı” arayışını Kur’an ayetlerinden aktararak vermektedir. Sonunda da “Güneş’ten vazgeçer. Kur’an’ın En’am Suresi’nin 76, 77 ve 78. Ayetleri böyle anlatır, İbrahim Peygamber’in “asıl Tanrı”ya dönüşünü.” Diye bitirir. Aklınca Hz. İbrahim’in Yıldızları ve Güneşi Tanrı olarak kabul eden Sabii’lerden etkilendiği imajını vermek istemekte ve buna zemin hazırlamaktadır. Ancak En’am suresinin 78. ayetinin anlamını vermemekte kısa bir cümleyle geçirmekte okuyucuya dürüst olduğunu(!)göstermek içinde sadece 78. ayet numarasını vermektedir. İsteyen okuyucu oraya baksın der gibilerden ama kaç tane okuyucusu açıp Kur’ana bakacaktır ki? Kendisini zamanın en büyük alimi olarak lanse etmiştir ya.  Ama nedense ayetlerin devamı ve sonucu olan “Ben, her dinden geçip yalnız hakka eğilerek yüzümü o gökleri ve yeri yaratana çevirdim. Ve ben, Allah'a ortak koşanlardan değilim." dedi.” 79. Ayet numarasını vermemiştir. Hadi onu görmemiştir diyelim…

Biz aşağıda Kuranı Kerim de Hz. İbrahim’in Tanrı değil ama “Rab” arayışının ayetlerinin tercümesi vererek okuyucuların yardımcı olalım.

76.Üzerini gece kaplayınca bir yıldız gördü: "Bu imiş Rabbim!" dedi. Batıverince de: "Ben böyle batanları sevmem." dedi.

77.Ay'ı doğarken görünce: "Bu imiş Rabbim!" dedi. Batınca da: "Yemin ederim ki, Rabbim bana doğru yolu göstermemiş olsaydı, muhakkak ki, şu şaşkın topluluktan biri olacakmışım." dedi.

78.Güneşi doğmak üzere görünce: "Bu imiş Rabbim, bu hepsinden büyük!" dedi. O da batınca: "Ey kavmim, haberiniz olsun, ben sizin şirk koştuğunuz şeylerden uzağım!

79.Ben, her dinden geçip yalnız hakka eğilerek yüzümü o gökleri ve yeri yaratana çevirdim. Ve ben, Allah'a ortak koşanlardan değilim." dedi.

Ayetlerden de anlaşılacağı gibi Hz. İbrahim’in Rabbini araması, gerçek yaratıcıyı bulmasıyla son bulmuştur.

2-“İbrahim Peygamber’i Yahudiler, Hıristiyanlar ve Müslümanlar paylaşamaz. Ali İmran Suresi, O’nun için “hanif” ve “müslim”di der. İbn Nedim’in ünlü “El Fihrist” adlı eserinde “Hanifler” şöyle tanıtılır: “Hanifler, İbrahimci (el İbrahimmiye) Sabiilerin ta kendileridir.(s.32)”

2-İslam’ın, Yüce Allah tarafından gönderilen dinlerin bir devamı olduğu, Âdem’den (a.s) beri gönderilen peygamberlerin hep birbirini desteklediğini ilkokul mezunu bir çocuk bile bilirken, "İbrahim’i(a.s) üç dinin mensuplarının paylaşamadığını" söylemesi abesle iştigaldir. Ayrıca Kur’an’ı Kerim, İbrahim’in (a.s) gerçek kimliğini şu ayetle ortaya koymuştur. “İbrahim, ne yahudi ne de hıristiyandı; ancak o, lekesiz bir müslümandı ve Allah'a ortak koşanlardan da olmamıştı.”(Âli İmran 67).

3-"Muhammed de Sabii olarak tanınıyordu. Muhammed'in arkadaşlarından iki kişi bir kadınla konuşuyor:

“Haydi yürü gidelim!” dediler.

“Nereye?” diye sordu kadın.

“Tanrı’nın elçisine” diye karşılık verdiler.

“Haa, şu kendine Sabii denilen kimseye mi?” diye sordu kadın.

“Evet, işte o senin söylediğin kimseye.”

Başka hadisler de aynı gerçeği doğrular."

3-Bazı rivayetlerde Hz. Muhammed’e  “sâbiî” denildiğini gören DURSUN, aklınca Hz. Muhammed'in (s.a.) sâbiîlikten etkilendiğini yada dini onlardan aldığını ima etmeye çalışıyor.  Bu "sav"ını kendince İbn Nedim’in “El Fihrist”inde ki; “Hanifler, İbrahimci (el İbrahimmiye) Sabiilerin ta kendileridir.” sözüyle delillendirmeye de çalışıyor. DURSUN yine “mal bulmuş mağribi gibi” balıklama atlamış, alıntı yaptığı o kelimenin ne anlama geldiğini anlamamıştır.Tabi yazar sabiîliğin ne demek olduğundan habersizdir.

Anlayamadığı bu kavramı kendisinin takipçilerine biz anlatalım belki akılları başlarına gelir de kâfirliklerinden vazgeçerler.

Saba-Yasbau” ya da “sabâ-yasbû” fiil kökünden türetilen “Sâbiî” kelimesi “dönen” anlamına gelmektedir. Hz. Peygamber Kureyş’in dinini terk ederek yeni bir inanç sistemini savunduğundan dolayı kendisine müşrikler “dönen” anlamına gelen “Sâbiî” demişlerdir. Halid bin Velid’le Cezime kabilesi mensupları arasında geçen olayda Cezimeliler “dinimizi değiştirdik” ya da “İslam’a girdik” anlamına gelene saba’nâ saba’nâ demişlerdir.

4-Abdest, namaz, cenaze namazı, fıtr bayramı, kurban, hac, Kabe’nin kutsallığı gibi inançların hepsi, yıldızlara ve Güneşe tapan Sabiilik’te var.

Allah, Rahman, Kur’an, Furkan, kitab, melek, insan, Adem, Havva, nebi, salat, alem hep Süranca’dır

4.1-Bir dildeki kavramların bir diğer dile geçmesi, bir dilin bir başka dilden kavramlarıyla aynı olması yadırganacak bir durum mu ki?

Kur'anı Kerimde yabancı kelime olup olmadığı konusunda Kurtubi tefsirinden yaptığımız alıntı umarız faydalı olur.

Kur´ân-ı Kerim´de arapların anlatım üslubuna göre dizilmemiş söz dizisinin olmadığı, bununla birlikte Kur´ân-ı Kerim´de İsrail, Cibril, İmran, Nuh ve Lut gibi arap dili ile konuşmayan kimselere ait özel isimlerin bulunduğu hususunda imamlar arasında görüş ayrılığı yoktur.

Ancak tek tek özel isimlerin dışında arapça olmayan, birtakım lafızların kullanılıp kullanılmadığı hususunda görüş ayrılığı vardır. Kadı Ebu Bekr b. et-Tayyib, et-Taberi ve başkaları Kur´ân´da arapça olmayan lafızların bulunmadığı görüşündedirler. Onlara göre, Kur´ân-ı Kerim apaçık bir arapçadır. Kur´ân-ı Kerim´de bulunup da diğer dillere nisbet edilen bazı kelimeler de aslında değişik dillerde kullanılan ve söyleyişi birbirine benzeyen kelimelerden ibarettir. Bu gibi kelimeleri araplar, farslar, habeşliler ve başkaları ortak söyleyişlerle kullanmışlardır. Bazı imamlar ise, arapça olmayan lafızların var olduğu kanaatindedirler. Bunlara göre bu kelimeler oldukça az olduklarından dolayı Kur´ân-ı Kerim’i apaçık bir arapça olmaktan çıkarmazlar. Rasûlullah’ı da(s.a) da kendi kavminin diliyle konuşan bir kimse olmaktan çıkarmazlar. Mesela, "el-mişkât" kelimesi, (bk. en-Nur, 24/35): "Kandilin konulduğu duvar içerisindeki oyuk" demektir. Yine "neşe’e" kelimesi geceleyin kalkmak anlamındadır. Yüce Allah’ın: Muhakkak geceleyin kalkmak" (el-Müzemmil, 73/6) buyruğunda da bu kelime kullanılmıştır. Yüce Allah’ın: buyruğu "size iki kat verir" anlamındadır. (el-Hadid, 57/28). Arslandan ürküp kaçana"( el-Müddessir, 74/51) buyruğunda yer alan ve "arslan" anlamında gelen "kasvere" gibi. Bütün bunlar Habeşçedir.

el-Ğassak, Türkçede kokuşmuş ve soğuk anlamındadır. el-Kıstas rumca’da mizan, terazi demektir. Siccil, farsçada taşlı çamur anlamındadır. Tur, dağ anlamındadır. el-Yemm, süryanice deniz anlamındadır. et-Tennur ise acemcede yeryüzü anlamındadır.
İbn Atiyye der ki: Bütün bu kelimelerin gerçek durumu şudur. Bunlar asıl itibariyle arapça değildir. Fakat araplar bu kelimeleri kullanmış ve arapçalaştırmışlardır. O bakımdan bu kelimeler arapçadırlar. Kur´ân-ı Kerim’in dilleriy­le nazil olduğu Arab-ı aribenin ticaretlerle Kureyşlilerin Şam ve Yemen tarafına yaptığı yolculuklarıyla Müsafir b. Ebu Amr’ın Şam´a, Ömer b. el-Hattab’ın, Amr b. el-As’ın, Umare b. el-Velid’in Habeşistan’a yolculuk yapmalarında görüldüğü şekilde, diğer dillerin bazı kelimelerinin karıştığı da sözkonusu olmuştur.
Dil konusunda sözleri belge mahiyetinde olan el-A’şa´nın Hire’ye yaptığı yolculuk ve oranın hıristiyanlarıyla sohbeti de bu türdendir. İşte bütün bunlar aracılığıyla arapçaya, arapça olmayan birtakım kelimeler de karışmıştır. Bunların bir kısmının harfleri azaltılarak değiştirilmiş, arapça olmayan kelimelerin ağır söylenişleri hafifletilmiş ve araplar bu kelimeleri şiirlerinde, karşılıklı konuşmalarında kullanmaya başlamış, nihayet bu kelimeler sahih arapça kelimeler gibi kullanılır olmuş, bunlarla birtakım hususlar açıklanır olmuştur. İşte bu noktada Kur’ân-ı Kerim de bu gibi kelimeleri kullanmıştır. Herhangi bir arap, bu kelimeleri bilmiyor ise, onun da başkasının dilini açık bir şekilde bilmeyişine benzer. Nitekim İbn Abbas "Fatır" kelimesinin ve benzeri bazı kelimelerin de manasını bilmiyor idi.
İbn Atiyye der ki: Taberî’nin kabul ettiği, benzer kelimeler iki dilde de müşterek olarak kullanılan lafızlardır, şeklin­deki kanaati uzak bir ihtimaldir.

Çünkü çoğunlukla rastlanılan, bu kelimelerden birisinin aslı teşkil etmesi öbürünün de ondan dallanıp budaklanması şeklindedir. Bununla birlikte biz, söyleyişler arasında uyumun az ve istisnaî olabileceğini de reddetmiyoruz.

Başkaları ise şöyle demiştir: Ancak birinci görüş daha doğrudur. İbn Atiyye’nin: Arapların kullandıkları bu kelimeler, başkalarının dilinde asıl ve arapçaya da sonradan girmiştir, sözü bunun aksinin böyle olmasına tercih edilebilecek durumda değildir. Çünkü arapların önce bu kelimeleri kendi aralarında kullanmış olma ihtimali de vardır. Eğer önce bu kelimeleri onlar kullanmış iseler, bu kelimeler arapça demektir. Çünkü onların dillerindeki bu kelimelerin, ancak kabul ettikleri ve verdikleri mana ile kullanıldıkları görülmektedir. Başkalarının bazı kelimelerde onlara muvafakat etmiş olmaları da uzak bir ihtimal de değildir. Bu görüşü büyük imam Ebu Ubeyde dile getirmiştir.

Bu kelimeler, arapların kullandıkları sözlerin vezinlerine (kalıplarına) uygun değildir. Dolayısıyla bu kelimeler arapça olmaz, denilecek olursa cevabımız şudur: Arapların kullandıkları bütün vezinlerin tek tek tesbit edildiğini kim söyleyebilir ki, bu tür kelimelerin bu vezinlere uymadıkları ileri sürülebilsin? El-Kadı, arapların kullandıkları vezinlerin asıllarını uzun boylu araştırmış ve nahivcilerin izlediği yola uygun bir şekilde bütün bu isimlerin arap dilindeki kalıplara uygun olduklarını tesbit etmiştir. Eğer araplar, bu kelimeleri karşılıklı konuşmalarında kullanmamış ve bu kelimeleri bilmiyor olsalardı, Allah’ın onlara bilmedikleri bir şekilde hitap etmesine imkân olmazdı. O takdirde Kur´ân-ı Kerim de apaçık bir arapça olmaktan çıkardı, Rasûlullah (s.a) da kendi kavmine kendi dilleriyle hitap eden bir kimse olmazdı. Doğrusunu en iyi bilen Allah’tır.

Kaynak olarak sâbiîlerin dilini ve dinini alan yazar, acaba sâbiî dilinin bir başka dilden ve dinden etkilenip o dildeki kelimeleri ve dini kavramları alabileceğini nedense hiç düşünmemiştir.

Nitekim Sâbiîler, Babil’den direk olarak etkilenirken grek-hellenistik vasıtasıyla da Mısır’dan etkilenmiştir yani onların medeniyetinin bir devamı niteliğindedir.

4.2-Allah: Şu bir gerçektir ki Araplar Allah lafzını kullanıyor ve biliyorlardı. Dil bilginleri bu ismin türemiş (müştak) midir, yoksa zat-ı bari’nin özel ismi olmak üzere mi konulmuştur hususunda da farklı görüşlere sahiptir. İmamı Şa­fiî, Ebu’l-Meali, el-Hattabi, el-Ğazzali, el-Mufaddal, el-Halil, Sibeveyh gibi birçok arap dil bilgini ve İslam âliminin “Allah ismi, özel isimdir türememiştir” sözünü bir kenara bıraksak bile, türemiş bir isim olduğunu kabul eden dil âlimleri lah-elihe-lahe-velehe kelimelerinden türemiş olabileceklerini söylemiş ve bunu delillendirmeye çalışmışlardır ama hiçbir âlim bunun Arapça olmadığını iddia etmemiştir. T. Dursun da âlim olmadığına göre onun sözünün ne değeri olur ki?

4.3-Rahman: İnsanların cumhuru (çoğunluğu) "er-Rahmân" lafzının mübalağa ifade etmek üzere "rahmet" kökünden türemiş ve mebni bir kelime olduğunu kabul etmektedir. Manası ise, eşsiz olan rahmet sahibi demektir. İbnu´l-Enbârî´nin "ez-Zâhir" adlı eserinde zikrettiğine göre el-Müberred "er-Rahmân"ın İbranice bir isim olduğunu, Ebu İshak ez-Zeccac "Meani´l-Kur´ân" da: Ahmed b. Yah­ya dedi ki: "er-Rahîm" arapça ve "er-Rahmân" İbranicedir. Fakat bu kabul edilmeyen bir görüştür. 15 asırlık İslam tarihinde bu kelimenin Arapça olmadığını söyleyen iki kişi çıkmıştır ve onlarda dikkat edilirse bu kelimenin kökenin İbranice olduğunu iddia etmişlerdir.

4.4-Melek: Sâbiîlerin tapındıkları yüce varlığa verdikleri bir isim olan Malka d Nhura terimindeki “malka”, T. DURSUN’u şaşırtmış, melek kelimesinin Mandence’den geldiğini sanmış olsa gerek.

4.5-Kurbanâbiîlerce kutsal öğretilerin deri üzerine yazılması yasaklanmıştır. Zira her ne kadar Sâbiîler bazı ayinlerinde zaman zaman çeşitli hayvanları kurban etseler de onlarca genel bir kural olarak hayat yıkmak anlamına gelen öldürmenin doğru olmadığına inanılır. Bu nedenle öldürülen hayvanların derilerini dini metinler için kullanmayı hoş karşılamamaktadır.

Sâbiîlerde kurban ayrı bir ibadet şekli olmaktan ziyade rit yemeklerinin bir parçası olarak kabul edilir. Kesilecekse koç ya da güvercin kurban edilir. Koyun kurbanına izin verilmez. Masigta töreninde kurban edilen güvercin tören bitiminde kutsal ekmeklerle birlikte kült kulübesine gömülür. Sâbiîlerde sığır ve tavuk gibi diğer hayvanların kurban edilmesi ise hoş karşılanmaz.

Kurban töreninde rahibin hazır bulunması gerekir.  Kesilirken dikkat edilecek hususlar 1-Demir bir bıçağın kullanılması 2-Kurban kesilirken rahibin elinde yaklaşık 15 cm uzunluğunda bir değneğin bulunması 3-Kurban öncesi rahibin bıçak ve değnekle nehirde vaftiz olması 4-Kesim sırasında rahibin Kuzeye doğru dönmesi 5-Kesim sonrası rahip elinde tuttuğu değneği nehre atması.

Şimdi İslam'da ki kurbanla, Sâbiîlikte kurbanın ne alakası var diye sormak lazım.

4.6-Nebiâbiî kutsal kitaplarında peygamber kelimesine karşılık olarak nbiha terimi kullanılır.Sâbiî metinlerinde iki grup peygamberin varlığından bahsedilir.  Sâbiîlerce iyi olarak kabul edilmeyen İbrahim, Musa ve İsa tarihi şahsiyetlerin oluşturduğu ilk grup nbiha d kadba (sahte peygamber veya sahteliğin peygamberi) olarak adlandırılır. nbiha d kuşta (gerçek peygamber veya doğrulun peygamberi) olarak adlandırılan ikinciemsilcisi ve eğiticisi olarak Yüce Tanrı tarafından görevlendirilen Şit ve Yahya gibi kişiler bulunmaktadır. İslam'daki nebi kelimesinin sâbiîlikteki nbiha kelimesinden geldiğini iddia eden Dursun'a şunu sormak isterdik acaba Türkçedeki malak kelimesi de sâbiîlikte olduğunu iddia ettiği melek kelimesinden mi gelmiştir. Ön bilgi olarak şunu verelim onlarda melek inancı yok.

Şimdi nerede kaldı sâbiîlerin İbrahimi olduğu?

Diğer kelime yapıları üzerinde durmayı gereksiz görerek sözü uzatmak istemiyor, verdiğimiz örnekler DURSUN’un ilmi kariyerini gözler önüne sermeye yeter diye düşünüyoruz.

4.5-“Hac, Kabe’nin kutsallığı inançların hepsi, yıldızlara ve Güneşe tapan Sabiilik’te var” diyen yazar, Kabe’nin Hz. İbrahim ve oğlu İsmail tarafından yapıldığını ve bunun Kur’anda da ifade edildiğini nedense göz ardı etmektedir.

5-..Ramazan ayında Müslümanların tuttuğu oruç da Sabiilik’ten geliyor. Müslümanlıkta, “farz” oruçlar bir aydır. Bu ay da kimi zaman 29, kimi zaman 30 gün çeker. Sabiilik’te de aynen böyle. Ibn Nedim, “El Fihrist” adlı eserinde, Sabiilik’teki farz orucunun 8 Mart’ta başladığını belirtiyor. Bunun dışında 9 Aralık’ta başlayan 9 günlük bir oruç ta var. Ayrıca, 8 Şubat’ta başlayan 7 günlük bir oruca çok önem veriyorlar. 16 ve 17 günlük “nafile” oruçlara da değiniliyor.

5.1-Öyle ya sâbiîlikte oruç var Müslümanlıktaki oruç ta oradan gelmiştir. “E hristiyanlıkta ve Yahudilikte de oruç var onlardan gelmiştir" demesi daha mantıklı olmaz mıydı? Hem Yahudilik, sâbiîlikten daha önce gelmiştir. Nitekim Yüce Allah: “Ey iman edenler! Allah'a karşı gelmekten sakınmanız için oruç, sizden öncekilere farz kılındığı gibi, size de farz kılındı.”  (Bakara 183) Oruç Hz. Âdem’den beri ola gelen bir ibadettir.

5.2-Yazar “el-fihrist”teki sâbiîlikle ilgili bir bilgiyi alarak istediği gibi evirip çevireceğini sanıyor. Sâbiîlik’te 9 Aralık’ta başlayan ve 9 gün devam eden bir oruç varmış, bu İslam da yok şimdi ne yapacağız. Hz. Peygamberin (s.a.v) tuttuğu ve tavsiye ettiği Pazartesi, Perşembe orucu var, her kameri ayın 13–14–15 inde tuttuğu oruç var, aşure orucu var receb ve şaban aylarında tavsiye edilen oruçlar var ama sâbiîlikteki 9 günlük, 7 günlük, 16–17 günlük oruç yok ne olacak şimdi Turan’ın teorisi suya düştü.

5.3-Şimdi de sâbiîlik'teki orucun nasıl bir ibadet olduğunu görelim: "Sâbiî geleneğinde oruç önemli bir yere sahip değildir. sâbiîlikte oruç, diğer dinlerin bazılarında yer alan yeme-içme ve cinsi münasebetten uzak durmak şeklindeki oruçtan farklı olarak günah ve kötülüklerden uzak durmak şeklinde değerlendirilir." Ginza'da inananlar günah şer ve kötü fiil ve davranışlardan kaçınmak tarzındaki oruca davet edilirler...Bununla birlikte, kutsal kitaplarında yer almamasına rağmen günümüz Sâbiîlerinin yılın bazı günlerinde et yememe orucu tuttukları da bilinmektedir."

6-Namazlarında, Kabe’ye, El Beyt’ül Haram’a dönerler. Mekke’ye ve Kâbe’ye saygı gösterirler.”

6-Sâbiîlikte, yalnızca dua etmekten ibaret olan namaz İslam’daki namazdan  oldukça farklıdır. Şekil olarak İslam’daki namazla hiçbir ilişkisi yoktur. Dua sâbiîlerin bütün yaşantılarına baştan sona hakim olan bir unsurdur. (Sâbiîler-son gnostikler-Şinasi Gündüz, s.159)

6.1-Kâbe’ye sadece sâbiîler değil müşrik Araplar da saygı gösteriyordu. Hatta biz günah işlediğimiz elbiselerle Kâbe’yi tavaf etmeyiz diyor ve çıplak olarak tavaf ediyorlardı. Şimdi Hz. Peygamberin Kâbe’ye saygıyı müşriklerden aldığını söylese daha mantıklı olmaz mıydı?

7-“Bilindiği gibi, Kabe bir Güneş tapınağı olarak yapılıp kullanılmıştı.”…”İslam’ın yapısını oluşturan inanç ve ibadet biçimlerinin tümüne yakını “güneşe tapma” ağırlıklı Sabiilik’ten kaynaklandı.”

7.1-Yazar acaba Kâbe’nin güneş tapınağı olarak yapıldığı ve kullanıldığı bilgisine nereden ulaşabiliyor. Tarihin hangi döneminde güneş tapınağı olarak kullanılmış acaba, kimin tarafından ne için yapılmış?

7.2-Cahil olup ta her konuda bir şeyler söyleme zorunluluğu hissetmek oldukça zor olsa gerek burada yazar “sâbiîliğin güneşe tapınma ağırlıklı olduğunu söylüyor.” Sâbiîlik konusunda Türkiye de otorite olan ve onların kaynak kitaplarını okuyabilecek derecede dillerine vakıf olan Doç Dr. Şinasi Gündüz, Sâbiîlerin inanç sistemlerinin gnostik din anlayışının bütün özelliklerini taşıdığını söyler ve şöyle devam eder:  “Gnostik bir dualizm esasına dayalı olan teoloji, demiurg inancı, ruh tasavvuru, kutsal gizli bilgi (gnosis) ve kurtarıcı (redeemer) doktriniyle Sâbiîlik derli toplu tipik bir gnostik geleneği sergiler.” (Sâbiîler-son gnostikler-Şinasi Gündüz, s.64)

7.3-"Sâbiîler yıldızlara tapıyorlardı. Yıldızların içinde de en başta, Ay ve Güneş sayılıyordu" diyen özellikle de güneşe taptığını söyleyen Turan’ın peşinden gidenlere şu örneği de verelim ki kılavuzlarını değiştirsinler.

İçinde bulunduğumuz yüzyılın ilk yarısında Iraklı yazar Abdurrezzak el-Hasanî, Sâbiîlerin kim oldukları nerede yaşadıkları, inanç ve ibadetleri hakkında bir çalışma yayınladı. Bu çalışmasında Sâbiîlerin yıldızların uluhiyetine inanan bir topluluk olduğunu ve yıldız ve gezegenlere tapınmanın Sâbiîlerin temel ibadet şekilleri arasında bulunduğunu iddia etti. Bu çalışmanın yayınlanması, Irak’ta yaşayan ve Arap komşularınca Sâbiî olarak isimlendirilen topluluk içinde büyük huzursuzlukların yayılmasına neden oldu. Zira bu itham, yani Sâbiîlerin yıldız ve gezegenlere tapanlar olduğu iddiası, Sâbiîler için dinlerinin temel inanç esaslarına zıt, kabul edilemez ağır bir suçlamaydı. Bunun üzerine Sâbiî toplumu bu Arap yazar aleyhine mahkemede dava açtı. İçlerinde bir de Ganzibra’nın (baş rahip) bulunduğu bir grup, yanlarına kutsal kitapları Ginza Rabba, Qolasta ve diğerlerini alarak mahkemeye gittiler. Mahkemede, Sâbiî teolojisinde yıldız ve gezegen kültünün kesinlikle reddedildiği ve yıldızlara ve gezegenlere tapanların lanetlendiği ifadeler, bu kutsal kitaplardan Arapçaya tercüme edilerek, yazarın iddiaları aleyhine delil olarak sunuldu ve yazar aleyhine tazminat davası açıldı.” (Abdurrezzak el-Hasanî, es-Sâbi'ûn fî Hâdirihim ve Mâdîhim, Sayda (1955). ss.7-8. Krş. Drower, E.S., The Mandaeans of Iraq and Iran, Oxford (1937), ss.xvii vd.; Şinasi Gündüz, Kur’an’daki Sâbiîlerin Kimliği Üzerine Bir Tahlil ve Değerlendirme, Türkiye I. Dinler Tarihi Araştırmaları Sempozyumu (24-25 Eylül 1992), Samsun 1992, ss. 43-81)

8-İslam öncesinin Mekke’sinde, “putataparlar” diye adlandırılan bir topluluğun ibadetleri arasında “oruç” da vardı. Bunu, Buhari’nin yer verdiği bir hadiste de açıkça görüyoruz: “Aişe anlatıyor: Islam öncesinde Kureyş, Aşure gününde oruç tutardı..”(Buhari, e’s-Sahih, Kitabu’s Savm/1.)

Burada sorulması gereken şu: ”Putlara taptıkları” söylenen insanlar, “oruç” tutarlarken “hangi Tanrı” için tutuyorlardı?

8.1-Müşrik kelimesinin, kafir-ateist kelimesiyle aynı olduğunu düşünen büyük araştırmacı-gazeteci yazar burada da çuvallamış Mekkeli müşriklerin, Allah’ın varlığını kabul etmediklerini sanmış ya da işine öyle geldiği için bilmemezlikten gelmiş. Araplar Allah’ı biliyordu bunun en basit örneği Hz. Peygamberin babasının isminin Abdullah (Allah’ın kulu) olmasıdır. Ancak şefaat edecekler düşüncesiyle putlara taparak Allah’a şirk koşuyorlardı. Yani araplar tanrıya inanıyordu. Bu kısa bilgiyi, imam-hatipte okuyan herhangi bir öğrenciye sorsaydı öğrenir, Arapların kime ibadet ettikleri konusundaki cehaletini de gidermiş olurdu. "hangi tanrı için tutuyorlardı?" sorusunun cevabı,yaptıkları ibadetleri yaratıcı olduğuna inandıkları ilaha yapıyorlardı.

9-“Namaz gibi oruç da “Güneş”e ayarlı”… “Tabii, gecenin ve gündüzün aylarca sürdüğü yerler, kutuplar hesaba katılmamış.” Diyor.

9.1-“Zırva tevil kabul etmez” demişler ama ne yaparsınız. 15 asır önce gelen bir peygamber namaz ve oruç vakitlerini dijital saate göre mi ayarlayacaktı. İslam'da namaz, hac ve oruç vakitleri, modern toplumlardan en gelişmemiş toplumlara kadar her zaman ve mekanda geçerli olan her yerden görülebilen güneş ve aya göre tayin edilmiştir. “kutuplar hesaba katılmamış” diyerek aklınca ofsayttan gol atıyor, kendisi için bir hayli geç ama peşinden gidenlere “deccal hadisini” ve ondan çıkan hükümleri okumalarını tavsiye ederiz, normal şartlara uymayan bölgelerde namaz ve orucun nasıl olması gerektiğini öğrenirler belki.

10-“Meksika yerlileri içinde bile oruç var”…"Meksika Maslahatgüzarı Tahsin Mayatepek’in 1937 yılında Atatürk’e gönderdiği 14. Raporun başlığı şöyle: “... Müslümanlığa ait olduğu sanılan hususların müslümanlığa Güneş Kültü’nden girdiğine..dair mühim malumat ve izahati havi rapor..”

C10-Yazarın anlayamadığı, altından kalkamadığı soru herhalde şu: Iraklı sâbiîler mi Meksika’ya gidip onlara güneşe tapmayı ve orucu öğretti yoksa Meksikalılar mı Irak’a gelip Sâbiîlere güneşe tapınmayı ve orucu öğretti. Öncelikle insanlar ikinci Adem olarak kabul edilen Hz. Nuh tan sonra yeryüzüne dağılmışlardır. Bu sebeple tüm dünya dinlerinde ortak nokta bulunabilir. İkinci olarak Amerika'nın kim tarafından keşfedildiği konusunda merhum Prof. Dr. Muhammed Hamidullah'ın "Amerika'yı kim keşfetti" adlı makaleyi okumalarını tavsiye ederiz. Böylelikle  bu konuda bilgilenmiş olsunlar.*.

11-Muhammed, 570 veya 571’de doğdu, 632’de öldü. 40 yaşında da “Tanrı ile insanlar arasında aracılık” görevini aldığını açıkladı. 61-62 yıllık yaşamı ve 21-22 yıllık “Tanrı’nın özel sözcülüğü” içinde topu topu 8 islam ramazanı var.

Muhammed, 53 ya da 54 yaşında oruç buyruğunu aldığını söylemiş, 632 yılının ramazan ayına varmadan ölmüştür. İlk ramazanı Hicri 1 ramazan 2 (Miladi 26 Şubat 624), son ramazanı da Hicri 8 ramazan 9 (Miladi 12 Aralık 631) olup, günleri kısa olan kış aylarına rastlamıştır. Eğer, uzun yaz günlerinde de oruç tutturacak kadar tecrübesi olsa idi, muhtemelen, orucun katı kurallarını biraz daha yumuşatır, insanı sıcak yaz günlerinde uzun saatler boyu aç ve susuz bırakacak kadar sağlıksız bir adet koymazdı dinine.. 

C11-Kendini zeki sanan yazar, Hz. Muhammed’in az oruç tuttuğu ve bunun da zaten kış günlerinde olduğunu söyleyerek, kendisinin yiyip içtiğini, orucun zorluklarını da  müslümanların çektiğini ifade ediyor ve yalan yanlış bilgilerle dolu olan yazısını sona erdirmiş.

Hem yazar nereden bilecek ki:

Günde bir öğün yiyen Hz. Peygamber(s.a.) için oruç tutmak bir nimet çünkü oruçluyken günde iki öğün, iftar ve sahur da yemek yiyecek?

Haftanın her pazartesi ve perşembe günü oruç tuttuğunu?

Receb ve şaban aylarında çok fazla oruç tuttuğunu?

Her ayın 13-14-15 inde oruç tuttuğu?

Muharrem ayında üç gün oruç tuttuğunu?

Günde ikinci öğün yemek yiyen eşi Hz Aişe’ye “Bir günde iki öğün yemek mi yiyorsun diye sitem ettiğini?.”

Bazı günler de açlıktan diğer sahabeler gibi karnına taş bağladığını?

Hz. Aişe’nin “aylarca evimizde ocak yanmazdı dediğini?”

Eşi Hz. Aişe'nin karanlık çökünce yatsıdan sonra hemen uyuduklarını söylediğinde, "kandilde yağınız yok muydu? Diyen hanım sahabeye “yağımız olsaydı onu yakmaz, yerdik” dediğini.

********************************************************************************

Kaynaklar

*http://www.sadabat.net/makale/amerikayikimkesfetti.htm

1-Kurtubi,Abdullah Muhammed İbn Ahmed Ibn Ebî Bekr İbn Farh el-Kurtubî

2-İslam ve Bilim, Prof. Dr. Seyyid Hüseyin Nasr, s.10

3-Sâbiîler-son gnostikler- Doç. Dr.Şinasi Gündüz