Blog nedir? . . . Kendi blogunu oluştur ;)
Image Hosted by Resim-Yukle.com

İSLAM

Kasım 2007 tarihli yazilar (sayfa 1)Kasım 2007 tarihli diger ogeler resimler, videolar

ORUCUN KÖKENİ: GÜNEŞE TAPMA MI?







 Rıza GÖRÜŞ

İslam’a ve müslümanlara her fırsatta saldırmayı kendisine şiar edinen T. Dursun şöyle başlıyor yazısına:

1-Sâbiler’in ismi Kur’anı Kerimde üç yerde geçmekte ancak inanç ve ibadetlerin söz edilmemektedir.

“..İbrahim Peygamber, yıldızı görür, yıldıza , “Tanrım” der; Ay’ı görür, Ay’a “Tanrım” der. Güneş’i görür, Güneş’e “Tanrım” der. Bu gökcisimlerinden Güneş’i daha büyük ve daha parlak görünce, “İşte Tanrım budur, bu daha büyüktür” diye konuşur. Ne var ki, “Tanrı” dedikleri batınca, onlara “Tanrı” demekten vazgeçer. İbrahim Peygamber önce yıldızdan, sonra Ay’dan en sonunda da Güneş’ten vazgeçer. Kur’an’ın En’am Suresi’nin 76, 77 ve 78. Ayetleri böyle anlatır, İbrahim Peygamber’in “asıl Tanrı”ya dönüşünü

1-Hz. İbrahim’in “Tanrı” arayışını Kur’an ayetlerinden aktararak vermektedir. Sonunda da “Güneş’ten vazgeçer. Kur’an’ın En’am Suresi’nin 76, 77 ve 78. Ayetleri böyle anlatır, İbrahim Peygamber’in “asıl Tanrı”ya dönüşünü.” Diye bitirir. Aklınca Hz. İbrahim’in Yıldızları ve Güneşi Tanrı olarak kabul eden Sabii’lerden etkilendiği imajını vermek istemekte ve buna zemin hazırlamaktadır. Ancak En’am suresinin 78. ayetinin anlamını vermemekte kısa bir cümleyle geçirmekte okuyucuya dürüst olduğunu(!)göstermek içinde sadece 78. ayet numarasını vermektedir. İsteyen okuyucu oraya baksın der gibilerden ama kaç tane okuyucusu açıp Kur’ana bakacaktır ki? Kendisini zamanın en büyük alimi olarak lanse etmiştir ya.  Ama nedense ayetlerin devamı ve sonucu olan “Ben, her dinden geçip yalnız hakka eğilerek yüzümü o gökleri ve yeri yaratana çevirdim. Ve ben, Allah'a ortak koşanlardan değilim." dedi.” 79. Ayet numarasını vermemiştir. Hadi onu görmemiştir diyelim…

Biz aşağıda Kuranı Kerim de Hz. İbrahim’in Tanrı değil ama “Rab” arayışının ayetlerinin tercümesi vererek okuyucuların yardımcı olalım.

76.Üzerini gece kaplayınca bir yıldız gördü: "Bu imiş Rabbim!" dedi. Batıverince de: "Ben böyle batanları sevmem." dedi.

77.Ay'ı doğarken görünce: "Bu imiş Rabbim!" dedi. Batınca da: "Yemin ederim ki, Rabbim bana doğru yolu göstermemiş olsaydı, muhakkak ki, şu şaşkın topluluktan biri olacakmışım." dedi.

78.Güneşi doğmak üzere görünce: "Bu imiş Rabbim, bu hepsinden büyük!" dedi. O da batınca: "Ey kavmim, haberiniz olsun, ben sizin şirk koştuğunuz şeylerden uzağım!

79.Ben, her dinden geçip yalnız hakka eğilerek yüzümü o gökleri ve yeri yaratana çevirdim. Ve ben, Allah'a ortak koşanlardan değilim." dedi.

Ayetlerden de anlaşılacağı gibi Hz. İbrahim’in Rabbini araması, gerçek yaratıcıyı bulmasıyla son bulmuştur.

2-“İbrahim Peygamber’i Yahudiler, Hıristiyanlar ve Müslümanlar paylaşamaz. Ali İmran Suresi, O’nun için “hanif” ve “müslim”di der. İbn Nedim’in ünlü “El Fihrist” adlı eserinde “Hanifler” şöyle tanıtılır: “Hanifler, İbrahimci (el İbrahimmiye) Sabiilerin ta kendileridir.(s.32)”

2-İslam’ın, Yüce Allah tarafından gönderilen dinlerin bir devamı olduğu, Âdem’den (a.s) beri gönderilen peygamberlerin hep birbirini desteklediğini ilkokul mezunu bir çocuk bile bilirken, "İbrahim’i(a.s) üç dinin mensuplarının paylaşamadığını" söylemesi abesle iştigaldir. Ayrıca Kur’an’ı Kerim, İbrahim’in (a.s) gerçek kimliğini şu ayetle ortaya koymuştur. “İbrahim, ne yahudi ne de hıristiyandı; ancak o, lekesiz bir müslümandı ve Allah'a ortak koşanlardan da olmamıştı.”(Âli İmran 67).

3-"Muhammed de Sabii olarak tanınıyordu. Muhammed'in arkadaşlarından iki kişi bir kadınla konuşuyor:

“Haydi yürü gidelim!” dediler.

“Nereye?” diye sordu kadın.

“Tanrı’nın elçisine” diye karşılık verdiler.

“Haa, şu kendine Sabii denilen kimseye mi?” diye sordu kadın.

“Evet, işte o senin söylediğin kimseye.”

Başka hadisler de aynı gerçeği doğrular."

3-Bazı rivayetlerde Hz. Muhammed’e  “sâbiî” denildiğini gören DURSUN, aklınca Hz. Muhammed'in (s.a.) sâbiîlikten etkilendiğini yada dini onlardan aldığını ima etmeye çalışıyor.  Bu "sav"ını kendince İbn Nedim’in “El Fihrist”inde ki; “Hanifler, İbrahimci (el İbrahimmiye) Sabiilerin ta kendileridir.” sözüyle delillendirmeye de çalışıyor. DURSUN yine “mal bulmuş mağribi gibi” balıklama atlamış, alıntı yaptığı o kelimenin ne anlama geldiğini anlamamıştır.Tabi yazar sabiîliğin ne demek olduğundan habersizdir.

Anlayamadığı bu kavramı kendisinin takipçilerine biz anlatalım belki akılları başlarına gelir de kâfirliklerinden vazgeçerler.

Saba-Yasbau” ya da “sabâ-yasbû” fiil kökünden türetilen “Sâbiî” kelimesi “dönen” anlamına gelmektedir. Hz. Peygamber Kureyş’in dinini terk ederek yeni bir inanç sistemini savunduğundan dolayı kendisine müşrikler “dönen” anlamına gelen “Sâbiî” demişlerdir. Halid bin Velid’le Cezime kabilesi mensupları arasında geçen olayda Cezimeliler “dinimizi değiştirdik” ya da “İslam’a girdik” anlamına gelene saba’nâ saba’nâ demişlerdir.

4-Abdest, namaz, cenaze namazı, fıtr bayramı, kurban, hac, Kabe’nin kutsallığı gibi inançların hepsi, yıldızlara ve Güneşe tapan Sabiilik’te var.

Allah, Rahman, Kur’an, Furkan, kitab, melek, insan, Adem, Havva, nebi, salat, alem hep Süranca’dır

4.1-Bir dildeki kavramların bir diğer dile geçmesi, bir dilin bir başka dilden kavramlarıyla aynı olması yadırganacak bir durum mu ki?

Kur'anı Kerimde yabancı kelime olup olmadığı konusunda Kurtubi tefsirinden yaptığımız alıntı umarız faydalı olur.

Kur´ân-ı Kerim´de arapların anlatım üslubuna göre dizilmemiş söz dizisinin olmadığı, bununla birlikte Kur´ân-ı Kerim´de İsrail, Cibril, İmran, Nuh ve Lut gibi arap dili ile konuşmayan kimselere ait özel isimlerin bulunduğu hususunda imamlar arasında görüş ayrılığı yoktur.

Ancak tek tek özel isimlerin dışında arapça olmayan, birtakım lafızların kullanılıp kullanılmadığı hususunda görüş ayrılığı vardır. Kadı Ebu Bekr b. et-Tayyib, et-Taberi ve başkaları Kur´ân´da arapça olmayan lafızların bulunmadığı görüşündedirler. Onlara göre, Kur´ân-ı Kerim apaçık bir arapçadır. Kur´ân-ı Kerim´de bulunup da diğer dillere nisbet edilen bazı kelimeler de aslında değişik dillerde kullanılan ve söyleyişi birbirine benzeyen kelimelerden ibarettir. Bu gibi kelimeleri araplar, farslar, habeşliler ve başkaları ortak söyleyişlerle kullanmışlardır. Bazı imamlar ise, arapça olmayan lafızların var olduğu kanaatindedirler. Bunlara göre bu kelimeler oldukça az olduklarından dolayı Kur´ân-ı Kerim’i apaçık bir arapça olmaktan çıkarmazlar. Rasûlullah’ı da(s.a) da kendi kavminin diliyle konuşan bir kimse olmaktan çıkarmazlar. Mesela, "el-mişkât" kelimesi, (bk. en-Nur, 24/35): "Kandilin konulduğu duvar içerisindeki oyuk" demektir. Yine "neşe’e" kelimesi geceleyin kalkmak anlamındadır. Yüce Allah’ın: Muhakkak geceleyin kalkmak" (el-Müzemmil, 73/6) buyruğunda da bu kelime kullanılmıştır. Yüce Allah’ın: buyruğu "size iki kat verir" anlamındadır. (el-Hadid, 57/28). Arslandan ürküp kaçana"( el-Müddessir, 74/51) buyruğunda yer alan ve "arslan" anlamında gelen "kasvere" gibi. Bütün bunlar Habeşçedir.

el-Ğassak, Türkçede kokuşmuş ve soğuk anlamındadır. el-Kıstas rumca’da mizan, terazi demektir. Siccil, farsçada taşlı çamur anlamındadır. Tur, dağ anlamındadır. el-Yemm, süryanice deniz anlamındadır. et-Tennur ise acemcede yeryüzü anlamındadır.
İbn Atiyye der ki: Bütün bu kelimelerin gerçek durumu şudur. Bunlar asıl itibariyle arapça değildir. Fakat araplar bu kelimeleri kullanmış ve arapçalaştırmışlardır. O bakımdan bu kelimeler arapçadırlar. Kur´ân-ı Kerim’in dilleriy­le nazil olduğu Arab-ı aribenin ticaretlerle Kureyşlilerin Şam ve Yemen tarafına yaptığı yolculuklarıyla Müsafir b. Ebu Amr’ın Şam´a, Ömer b. el-Hattab’ın, Amr b. el-As’ın, Umare b. el-Velid’in Habeşistan’a yolculuk yapmalarında görüldüğü şekilde, diğer dillerin bazı kelimelerinin karıştığı da sözkonusu olmuştur.
Dil konusunda sözleri belge mahiyetinde olan el-A’şa´nın Hire’ye yaptığı yolculuk ve oranın hıristiyanlarıyla sohbeti de bu türdendir. İşte bütün bunlar aracılığıyla arapçaya, arapça olmayan birtakım kelimeler de karışmıştır. Bunların bir kısmının harfleri azaltılarak değiştirilmiş, arapça olmayan kelimelerin ağır söylenişleri hafifletilmiş ve araplar bu kelimeleri şiirlerinde, karşılıklı konuşmalarında kullanmaya başlamış, nihayet bu kelimeler sahih arapça kelimeler gibi kullanılır olmuş, bunlarla birtakım hususlar açıklanır olmuştur. İşte bu noktada Kur’ân-ı Kerim de bu gibi kelimeleri kullanmıştır. Herhangi bir arap, bu kelimeleri bilmiyor ise, onun da başkasının dilini açık bir şekilde bilmeyişine benzer. Nitekim İbn Abbas "Fatır" kelimesinin ve benzeri bazı kelimelerin de manasını bilmiyor idi.
İbn Atiyye der ki: Taberî’nin kabul ettiği, benzer kelimeler iki dilde de müşterek olarak kullanılan lafızlardır, şeklin­deki kanaati uzak bir ihtimaldir.

Çünkü çoğunlukla rastlanılan, bu kelimelerden birisinin aslı teşkil etmesi öbürünün de ondan dallanıp budaklanması şeklindedir. Bununla birlikte biz, söyleyişler arasında uyumun az ve istisnaî olabileceğini de reddetmiyoruz.

Başkaları ise şöyle demiştir: Ancak birinci görüş daha doğrudur. İbn Atiyye’nin: Arapların kullandıkları bu kelimeler, başkalarının dilinde asıl ve arapçaya da sonradan girmiştir, sözü bunun aksinin böyle olmasına tercih edilebilecek durumda değildir. Çünkü arapların önce bu kelimeleri kendi aralarında kullanmış olma ihtimali de vardır. Eğer önce bu kelimeleri onlar kullanmış iseler, bu kelimeler arapça demektir. Çünkü onların dillerindeki bu kelimelerin, ancak kabul ettikleri ve verdikleri mana ile kullanıldıkları görülmektedir. Başkalarının bazı kelimelerde onlara muvafakat etmiş olmaları da uzak bir ihtimal de değildir. Bu görüşü büyük imam Ebu Ubeyde dile getirmiştir.

Bu kelimeler, arapların kullandıkları sözlerin vezinlerine (kalıplarına) uygun değildir. Dolayısıyla bu kelimeler arapça olmaz, denilecek olursa cevabımız şudur: Arapların kullandıkları bütün vezinlerin tek tek tesbit edildiğini kim söyleyebilir ki, bu tür kelimelerin bu vezinlere uymadıkları ileri sürülebilsin? El-Kadı, arapların kullandıkları vezinlerin asıllarını uzun boylu araştırmış ve nahivcilerin izlediği yola uygun bir şekilde bütün bu isimlerin arap dilindeki kalıplara uygun olduklarını tesbit etmiştir. Eğer araplar, bu kelimeleri karşılıklı konuşmalarında kullanmamış ve bu kelimeleri bilmiyor olsalardı, Allah’ın onlara bilmedikleri bir şekilde hitap etmesine imkân olmazdı. O takdirde Kur´ân-ı Kerim de apaçık bir arapça olmaktan çıkardı, Rasûlullah (s.a) da kendi kavmine kendi dilleriyle hitap eden bir kimse olmazdı. Doğrusunu en iyi bilen Allah’tır.

Kaynak olarak sâbiîlerin dilini ve dinini alan yazar, acaba sâbiî dilinin bir başka dilden ve dinden etkilenip o dildeki kelimeleri ve dini kavramları alabileceğini nedense hiç düşünmemiştir.

Nitekim Sâbiîler, Babil’den direk olarak etkilenirken grek-hellenistik vasıtasıyla da Mısır’dan etkilenmiştir yani onların medeniyetinin bir devamı niteliğindedir.

4.2-Allah: Şu bir gerçektir ki Araplar Allah lafzını kullanıyor ve biliyorlardı. Dil bilginleri bu ismin türemiş (müştak) midir, yoksa zat-ı bari’nin özel ismi olmak üzere mi konulmuştur hususunda da farklı görüşlere sahiptir. İmamı Şa­fiî, Ebu’l-Meali, el-Hattabi, el-Ğazzali, el-Mufaddal, el-Halil, Sibeveyh gibi birçok arap dil bilgini ve İslam âliminin “Allah ismi, özel isimdir türememiştir” sözünü bir kenara bıraksak bile, türemiş bir isim olduğunu kabul eden dil âlimleri lah-elihe-lahe-velehe kelimelerinden türemiş olabileceklerini söylemiş ve bunu delillendirmeye çalışmışlardır ama hiçbir âlim bunun Arapça olmadığını iddia etmemiştir. T. Dursun da âlim olmadığına göre onun sözünün ne değeri olur ki?

4.3-Rahman: İnsanların cumhuru (çoğunluğu) "er-Rahmân" lafzının mübalağa ifade etmek üzere "rahmet" kökünden türemiş ve mebni bir kelime olduğunu kabul etmektedir. Manası ise, eşsiz olan rahmet sahibi demektir. İbnu´l-Enbârî´nin "ez-Zâhir" adlı eserinde zikrettiğine göre el-Müberred "er-Rahmân"ın İbranice bir isim olduğunu, Ebu İshak ez-Zeccac "Meani´l-Kur´ân" da: Ahmed b. Yah­ya dedi ki: "er-Rahîm" arapça ve "er-Rahmân" İbranicedir. Fakat bu kabul edilmeyen bir görüştür. 15 asırlık İslam tarihinde bu kelimenin Arapça olmadığını söyleyen iki kişi çıkmıştır ve onlarda dikkat edilirse bu kelimenin kökenin İbranice olduğunu iddia etmişlerdir.

4.4-Melek: Sâbiîlerin tapındıkları yüce varlığa verdikleri bir isim olan Malka d Nhura terimindeki “malka”, T. DURSUN’u şaşırtmış, melek kelimesinin Mandence’den geldiğini sanmış olsa gerek.

4.5-Kurban:Sâbiîlerce kutsal öğretilerin deri üzerine yazılması yasaklanmıştır. Zira her ne kadar Sâbiîler bazı ayinlerinde zaman zaman çeşitli hayvanları kurban etseler de onlarca genel bir kural olarak hayat yıkmak anlamına gelen öldürmenin doğru olmadığına inanılır. Bu nedenle öldürülen hayvanların derilerini dini metinler için kullanmayı hoş karşılamamaktadır.

Sâbiîlerde kurban ayrı bir ibadet şekli olmaktan ziyade rit yemeklerinin bir parçası olarak kabul edilir. Kesilecekse koç ya da güvercin kurban edilir. Koyun kurbanına izin verilmez. Masigta töreninde kurban edilen güvercin tören bitiminde kutsal ekmeklerle birlikte kült kulübesine gömülür. Sâbiîlerde sığır ve tavuk gibi diğer hayvanların kurban edilmesi ise hoş karşılanmaz.

Kurban töreninde rahibin hazır bulunması gerekir.  Kesilirken dikkat edilecek hususlar 1-Demir bir bıçağın kullanılması 2-Kurban kesilirken rahibin elinde yaklaşık 15 cm uzunluğunda bir değneğin bulunması 3-Kurban öncesi rahibin bıçak ve değnekle nehirde vaftiz olması 4-Kesim sırasında rahibin Kuzeye doğru dönmesi 5-Kesim sonrası rahip elinde tuttuğu değneği nehre atması.

Şimdi İslam'da ki kurbanla, Sâbiîlikte kurbanın ne alakası var diye sormak lazım.

4.6-Nebi:Sâbiî kutsal kitaplarında peygamber kelimesine karşılık olarak nbiha terimi kullanılır.Sâbiî metinlerinde iki grup peygamberin varlığından bahsedilir.  Sâbiîlerce iyi olarak kabul edilmeyen İbrahim, Musa ve İsa tarihi şahsiyetlerin oluşturduğu ilk grup nbiha d kadba (sahte peygamber veya sahteliğin peygamberi) olarak adlandırılır. nbiha d kuşta (gerçek peygamber veya doğrulun peygamberi) olarak adlandırılan ikinciemsilcisi ve eğiticisi olarak Yüce Tanrı tarafından görevlendirilen Şit ve Yahya gibi kişiler bulunmaktadır. İslam'daki nebi kelimesinin sâbiîlikteki nbiha kelimesinden geldiğini iddia eden Dursun'a şunu sormak isterdik acaba Türkçedeki malak kelimesi de sâbiîlikte olduğunu iddia ettiği melek kelimesinden mi gelmiştir. Ön bilgi olarak şunu verelim onlarda melek inancı yok.

Şimdi nerede kaldı sâbiîlerin İbrahimi olduğu?

Diğer kelime yapıları üzerinde durmayı gereksiz görerek sözü uzatmak istemiyor, verdiğimiz örnekler DURSUN’un ilmi kariyerini gözler önüne sermeye yeter diye düşünüyoruz.

4.5-“Hac, Kabe’nin kutsallığı inançların hepsi, yıldızlara ve Güneşe tapan Sabiilik’te var” diyen yazar, Kabe’nin Hz. İbrahim ve oğlu İsmail tarafından yapıldığını ve bunun Kur’anda da ifade edildiğini nedense göz ardı etmektedir.

5-..Ramazan ayında Müslümanların tuttuğu oruç da Sabiilik’ten geliyor. Müslümanlıkta, “farz” oruçlar bir aydır. Bu ay da kimi zaman 29, kimi zaman 30 gün çeker. Sabiilik’te de aynen böyle. Ibn Nedim, “El Fihrist” adlı eserinde, Sabiilik’teki farz orucunun 8 Mart’ta başladığını belirtiyor. Bunun dışında 9 Aralık’ta başlayan 9 günlük bir oruç ta var. Ayrıca, 8 Şubat’ta başlayan 7 günlük bir oruca çok önem veriyorlar. 16 ve 17 günlük “nafile” oruçlara da değiniliyor.

5.1-Öyle ya sâbiîlikte oruç var Müslümanlıktaki oruç ta oradan gelmiştir. “E hristiyanlıkta ve Yahudilikte de oruç var onlardan gelmiştir" demesi daha mantıklı olmaz mıydı? Hem Yahudilik, sâbiîlikten daha önce gelmiştir. Nitekim Yüce Allah: “Ey iman edenler! Allah'a karşı gelmekten sakınmanız için oruç, sizden öncekilere farz kılındığı gibi, size de farz kılındı.”  (Bakara 183) Oruç Hz. Âdem’den beri ola gelen bir ibadettir.

5.2-Yazar “el-fihrist”teki sâbiîlikle ilgili bir bilgiyi alarak istediği gibi evirip çevireceğini sanıyor. Sâbiîlik’te 9 Aralık’ta başlayan ve 9 gün devam eden bir oruç varmış, bu İslam da yok şimdi ne yapacağız. Hz. Peygamberin (s.a.v) tuttuğu ve tavsiye ettiği Pazartesi, Perşembe orucu var, her kameri ayın 13–14–15 inde tuttuğu oruç var, aşure orucu var receb ve şaban aylarında tavsiye edilen oruçlar var ama sâbiîlikteki 9 günlük, 7 günlük, 16–17 günlük oruç yok ne olacak şimdi Turan’ın teorisi suya düştü.

5.3-Şimdi de sâbiîlik'teki orucun nasıl bir ibadet olduğunu görelim: "Sâbiî geleneğinde oruç önemli bir yere sahip değildir. sâbiîlikte oruç, diğer dinlerin bazılarında yer alan yeme-içme ve cinsi münasebetten uzak durmak şeklindeki oruçtan farklı olarak günah ve kötülüklerden uzak durmak şeklinde değerlendirilir." Ginza'da inananlar günah şer ve kötü fiil ve davranışlardan kaçınmak tarzındaki oruca davet edilirler...Bununla birlikte, kutsal kitaplarında yer almamasına rağmen günümüz Sâbiîlerinin yılın bazı günlerinde et yememe orucu tuttukları da bilinmektedir."

6-Namazlarında, Kabe’ye, El Beyt’ül Haram’a dönerler. Mekke’ye ve Kâbe’ye saygı gösterirler.”

6-Sâbiîlikte, yalnızca dua etmekten ibaret olan namaz İslam’daki namazdan  oldukça farklıdır. Şekil olarak İslam’daki namazla hiçbir ilişkisi yoktur. Dua sâbiîlerin bütün yaşantılarına baştan sona hakim olan bir unsurdur. (Sâbiîler-son gnostikler-Şinasi Gündüz, s.159)

6.1-Kâbe’ye sadece sâbiîler değil müşrik Araplar da saygı gösteriyordu. Hatta biz günah işlediğimiz elbiselerle Kâbe’yi tavaf etmeyiz diyor ve çıplak olarak tavaf ediyorlardı. Şimdi Hz. Peygamberin Kâbe’ye saygıyı müşriklerden aldığını söylese daha mantıklı olmaz mıydı?

7-“Bilindiği gibi, Kabe bir Güneş tapınağı olarak yapılıp kullanılmıştı.”…”İslam’ın yapısını oluşturan inanç ve ibadet biçimlerinin tümüne yakını “güneşe tapma” ağırlıklı Sabiilik’ten kaynaklandı.”

7.1-Yazar acaba Kâbe’nin güneş tapınağı olarak yapıldığı ve kullanıldığı bilgisine nereden ulaşabiliyor. Tarihin hangi döneminde güneş tapınağı olarak kullanılmış acaba, kimin tarafından ne için yapılmış?

7.2-Cahil olup ta her konuda bir şeyler söyleme zorunluluğu hissetmek oldukça zor olsa gerek burada yazar “sâbiîliğin güneşe tapınma ağırlıklı olduğunu söylüyor.” Sâbiîlik konusunda Türkiye de otorite olan ve onların kaynak kitaplarını okuyabilecek derecede dillerine vakıf olan Doç Dr. Şinasi Gündüz, Sâbiîlerin inanç sistemlerinin gnostik din anlayışının bütün özelliklerini taşıdığını söyler ve şöyle devam eder:  “Gnostik bir dualizm esasına dayalı olan teoloji, demiurg inancı, ruh tasavvuru, kutsal gizli bilgi (gnosis) ve kurtarıcı (redeemer) doktriniyle Sâbiîlik derli toplu tipik bir gnostik geleneği sergiler.” (Sâbiîler-son gnostikler-Şinasi Gündüz, s.64)

7.3-"Sâbiîler yıldızlara tapıyorlardı. Yıldızların içinde de en başta, Ay ve Güneş sayılıyordu" diyen özellikle de güneşe taptığını söyleyen Turan’ın peşinden gidenlere şu örneği de verelim ki kılavuzlarını değiştirsinler.

İçinde bulunduğumuz yüzyılın ilk yarısında Iraklı yazar Abdurrezzak el-Hasanî, Sâbiîlerin kim oldukları nerede yaşadıkları, inanç ve ibadetleri hakkında bir çalışma yayınladı. Bu çalışmasında Sâbiîlerin yıldızların uluhiyetine inanan bir topluluk olduğunu ve yıldız ve gezegenlere tapınmanın Sâbiîlerin temel ibadet şekilleri arasında bulunduğunu iddia etti. Bu çalışmanın yayınlanması, Irak’ta yaşayan ve Arap komşularınca Sâbiî olarak isimlendirilen topluluk içinde büyük huzursuzlukların yayılmasına neden oldu. Zira bu itham, yani Sâbiîlerin yıldız ve gezegenlere tapanlar olduğu iddiası, Sâbiîler için dinlerinin temel inanç esaslarına zıt, kabul edilemez ağır bir suçlamaydı. Bunun üzerine Sâbiî toplumu bu Arap yazar aleyhine mahkemede dava açtı. İçlerinde bir de Ganzibra’nın (baş rahip) bulunduğu bir grup, yanlarına kutsal kitapları Ginza Rabba, Qolasta ve diğerlerini alarak mahkemeye gittiler. Mahkemede, Sâbiî teolojisinde yıldız ve gezegen kültünün kesinlikle reddedildiği ve yıldızlara ve gezegenlere tapanların lanetlendiği ifadeler, bu kutsal kitaplardan Arapçaya tercüme edilerek, yazarın iddiaları aleyhine delil olarak sunuldu ve yazar aleyhine tazminat davası açıldı.” (Abdurrezzak el-Hasanî, es-Sâbi'ûn fî Hâdirihim ve Mâdîhim, Sayda (1955). ss.7-8. Krş. Drower, E.S., The Mandaeans of Iraq and Iran, Oxford (1937), ss.xvii vd.; Şinasi Gündüz, Kur’an’daki Sâbiîlerin Kimliği Üzerine Bir Tahlil ve Değerlendirme, Türkiye I. Dinler Tarihi Araştırmaları Sempozyumu (24-25 Eylül 1992), Samsun 1992, ss. 43-81)

8-İslam öncesinin Mekke’sinde, “putataparlar” diye adlandırılan bir topluluğun ibadetleri arasında “oruç” da vardı. Bunu, Buhari’nin yer verdiği bir hadiste de açıkça görüyoruz: “Aişe anlatıyor: Islam öncesinde Kureyş, Aşure gününde oruç tutardı..”(Buhari, e’s-Sahih, Kitabu’s Savm/1.)

Burada sorulması gereken şu: ”Putlara taptıkları” söylenen insanlar, “oruç” tutarlarken “hangi Tanrı” için tutuyorlardı?

8.1-Müşrik kelimesinin, kafir-ateist kelimesiyle aynı olduğunu düşünen büyük araştırmacı-gazeteci yazar burada da çuvallamış Mekkeli müşriklerin, Allah’ın varlığını kabul etmediklerini sanmış ya da işine öyle geldiği için bilmemezlikten gelmiş. Araplar Allah’ı biliyordu bunun en basit örneği Hz. Peygamberin babasının isminin Abdullah (Allah’ın kulu) olmasıdır. Ancak şefaat edecekler düşüncesiyle putlara taparak Allah’a şirk koşuyorlardı. Yani araplar tanrıya inanıyordu. Bu kısa bilgiyi, imam-hatipte okuyan herhangi bir öğrenciye sorsaydı öğrenir, Arapların kime ibadet ettikleri konusundaki cehaletini de gidermiş olurdu. "hangi tanrı için tutuyorlardı?" sorusunun cevabı,yaptıkları ibadetleri yaratıcı olduğuna inandıkları ilaha yapıyorlardı.

9-“Namaz gibi oruç da “Güneş”e ayarlı”… “Tabii, gecenin ve gündüzün aylarca sürdüğü yerler, kutuplar hesaba katılmamış.” Diyor.

9.1-“Zırva tevil kabul etmez” demişler ama ne yaparsınız. 15 asır önce gelen bir peygamber namaz ve oruç vakitlerini dijital saate göre mi ayarlayacaktı. İslam'da namaz, hac ve oruç vakitleri, modern toplumlardan en gelişmemiş toplumlara kadar her zaman ve mekanda geçerli olan her yerden görülebilen güneş ve aya göre tayin edilmiştir. “kutuplar hesaba katılmamış” diyerek aklınca ofsayttan gol atıyor, kendisi için bir hayli geç ama peşinden gidenlere “deccal hadisini” ve ondan çıkan hükümleri okumalarını tavsiye ederiz, normal şartlara uymayan bölgelerde namaz ve orucun nasıl olması gerektiğini öğrenirler belki.

10-“Meksika yerlileri içinde bile oruç var”…"Meksika Maslahatgüzarı Tahsin Mayatepek’in 1937 yılında Atatürk’e gönderdiği 14. Raporun başlığı şöyle: “... Müslümanlığa ait olduğu sanılan hususların müslümanlığa Güneş Kültü’nden girdiğine..dair mühim malumat ve izahati havi rapor..”

C10-Yazarın anlayamadığı, altından kalkamadığı soru herhalde şu: Iraklı sâbiîler mi Meksika’ya gidip onlara güneşe tapmayı ve orucu öğretti yoksa Meksikalılar mı Irak’a gelip Sâbiîlere güneşe tapınmayı ve orucu öğretti. Öncelikle insanlar ikinci Adem olarak kabul edilen Hz. Nuh tan sonra yeryüzüne dağılmışlardır. Bu sebeple tüm dünya dinlerinde ortak nokta bulunabilir. İkinci olarak Amerika'nın kim tarafından keşfedildiği konusunda merhum Prof. Dr. Muhammed Hamidullah'ın "Amerika'yı kim keşfetti" adlı makaleyi okumalarını tavsiye ederiz. Böylelikle  bu konuda bilgilenmiş olsunlar.*.

11-Muhammed, 570 veya 571’de doğdu, 632’de öldü. 40 yaşında da “Tanrı ile insanlar arasında aracılık” görevini aldığını açıkladı. 61-62 yıllık yaşamı ve 21-22 yıllık “Tanrı’nın özel sözcülüğü” içinde topu topu 8 islam ramazanı var.

Muhammed, 53 ya da 54 yaşında oruç buyruğunu aldığını söylemiş, 632 yılının ramazan ayına varmadan ölmüştür. İlk ramazanı Hicri 1 ramazan 2 (Miladi 26 Şubat 624), son ramazanı da Hicri 8 ramazan 9 (Miladi 12 Aralık 631) olup, günleri kısa olan kış aylarına rastlamıştır. Eğer, uzun yaz günlerinde de oruç tutturacak kadar tecrübesi olsa idi, muhtemelen, orucun katı kurallarını biraz daha yumuşatır, insanı sıcak yaz günlerinde uzun saatler boyu aç ve susuz bırakacak kadar sağlıksız bir adet koymazdı dinine.. 

C11-Kendini zeki sanan yazar, Hz. Muhammed’in az oruç tuttuğu ve bunun da zaten kış günlerinde olduğunu söyleyerek, kendisinin yiyip içtiğini, orucun zorluklarını da  müslümanların çektiğini ifade ediyor ve yalan yanlış bilgilerle dolu olan yazısını sona erdirmiş.

Hem yazar nereden bilecek ki:

Günde bir öğün yiyen Hz. Peygamber(s.a.) için oruç tutmak bir nimet çünkü oruçluyken günde iki öğün, iftar ve sahur da yemek yiyecek?

Haftanın her pazartesi ve perşembe günü oruç tuttuğunu?

Receb ve şaban aylarında çok fazla oruç tuttuğunu?

Her ayın 13-14-15 inde oruç tuttuğu?

Muharrem ayında üç gün oruç tuttuğunu?

Günde ikinci öğün yemek yiyen eşi Hz Aişe’ye “Bir günde iki öğün yemek mi yiyorsun diye sitem ettiğini?.”

Bazı günler de açlıktan diğer sahabeler gibi karnına taş bağladığını?

Hz. Aişe’nin “aylarca evimizde ocak yanmazdı dediğini?”

Eşi Hz. Aişe'nin karanlık çökünce yatsıdan sonra hemen uyuduklarını söylediğinde, "kandilde yağınız yok muydu? Diyen hanım sahabeye “yağımız olsaydı onu yakmaz, yerdik” dediğini.

********************************************************************************

Kaynaklar

*http://www.sadabat.net/makale/amerikayikimkesfetti.htm

1-Kurtubi,Abdullah Muhammed İbn Ahmed Ibn Ebî Bekr İbn Farh el-Kurtubî

2-İslam ve Bilim, Prof. Dr. Seyyid Hüseyin Nasr, s.10

3-Sâbiîler-son gnostikler- Doç. Dr.Şinasi Gündüz

KUR'ANDAKİ YEMİNLER







1-Arkasını Perinçek’in “2000’e doğru” dergisine dayayan T.DURSUN, yazdığı yazılarda “Müslümanların Pehlivanı yok diyerek” uzun süre havasını attı. Molla Sadreddin YÜKSEL, yazdığı “Makaleler” adlı kitapla, Dursun’un yaptığı tahrifata, tahribata ve saptırmaları gözüne sokmasına rağmen ona cevap vermediği gibi, Prof. Dr. Süleyman Ateş’in yazıp yayınladığı “Gerçek Din Bu” adlı iki ciltlik kitaba da cevap vermedi. Hatta Prof. Dr. Hüseyin Hatemi’nin ortaya çıkıp tarafsız bir zeminde tartışmayı kabul etmesini de hiç gündeme getirdi.

Turan, “İnandırmak İçin Kur'andaki Tanrı'nın And İçmeleri” yazısına “Kur'an'ın Tanrı'sıyla Tevrat'ın Tanrı'sının birçok benzerlikleri vardır.” Diye başlıyor. Aklınca Hz. Peygamberin, İslam’ı Yahudilerden aldığını ihsas ettiriyor.

1.1-Şu kâfirler karar versinler artık. Hz. Peygamber İslam’ı kimlerden aldı ve kaç dil biliyordu?

a) Hristiyanlardan mı?

b) Yahudilerden mi?

c)  Sâbiilerden mi?

d)  Mısırlılardan mı?

e)  Hindistandan mı?

f)    Mayalılardan mı?

g)   Sümerlilerden mi?

h)   Azteklerden mi?

i)     Yunanlılardan mı?

j)     Kendisi mi uydurdu?

Şimdiye kadar bizim muttali olduğumuz iftiralar bunlardı ve zırva tevil kabul etmeyeceği için bu konu üzerinde durmayacağız.

1.2-Hz. Peygamber zaten sürekli Tevrat’ı ve İncil’i tasdik ettiğini ama onların tahrif edildiğini söylemedi mi? Özellikle hahamların çarpıttıkları Tevrat’taki hükümleri “Hak budur” diyerek yüzlerine vurup onları susturmadı mı? Yani Tevrat’ı Yahudi din adamlarından daha iyi bilen bir peygamber. Bu Hz. Peygamberin, Yahudilerin bozulmamış kaynağından vahiy aldığını göstermez mi? Dolayısıyla benzerlikler olması normal bir durum değil mi?

2-“İkisininki (Yani Yahudilerin ve İslam’ın) de "KRAL"dır. Kur'an'da Tann'ya "kral" anlamında 5 yerde "Melik" denir (Tâhâ: 114; Mü'minûn: 116; Haşr: 23; Cum'a: 1; Nâs: 2.). Nâs süresindeki deyim çok ilginç: "MELİKÜ'N-NÂS", yani: "İnsanların Kralı". Tanrı'ya uygun görülen niteliklerden biri de bu.” Diyor, Arapça dehası(!) Kufe ve Basra da benzeri olmayan(?) Turan.

2.1-Kur’an’daki “melik” kelimesini, müfessirlerin verdiği en uygun tercüme olan anlamda değil de, bozulmuş Tevrat’ta Yakup (a.s.) ile güreşen ve ona yenilen panteist bir Tanrıyla aynı kefeye koymaya çalışıyor ve ona kral diye anlam veriyor. Öyle ya 1500 yıldır kendisi gibi bir alim(!) gelmedi.

2.2-Yukarıda verdiği ayetlerin Diyanet Mealindeki anlamları şöyle:

a-“Gerçek hükümdar olan Allah, yücedir. Sana O'nun vahyi tamamlanmazdan önce Kur'an'ı (okumakta) acele etme ve "Rabbim, benim ilmimi artır" de.. (Ta-Ha 114)

b-“Mutlak hakim ve hak olan Allah, çok yücedir. O'ndan başka tanrı yoktur, O, yüce Arş'ın sahibidir.” (Mü’minun 116)

c-“O, öyle Allah'tır ki, kendisinden başka hiçbir tanrı yoktur. O, mülkün sahibidir, eksiklikten münezzehtir, selâmet verendir, emniyete kavuşturandır, gözetip koruyandır, üstündür, istediğini zorla yaptıran, büyüklükte eşi olmayandır. Allah, müşriklerin ortak koştukları şeylerden münezzehtir.(Haşr 23)

d-“Göklerde ve yerde olanların hepsi, mülkün sahibi, eksiklikten münezzeh, azîz ve hakîm olan Allah'ı tesbih eder.. (Cuma 1)

e-“İnsanların Melikine (mutlak sahip ve hâkimine),(Nas 2)

Ayetlerde de görüldüğü gibi “melik” kavramı “tüm mülkün sahibi ve hakimi, gerçek hükümdar (hükümran)” anlamlarındadır.

3-“İkisinin ki de "kullar"ına sırasında "acır", ödüller verir. Ama sı­rasında da çok "öfkelenir". Başlara, türlü ve tüyler ürpertici belalar gönderir. Ayrıca da "cehhenem"de yakacaktır. Kur'an'da Tann'nın bir adı da "ZÜ'NTİKÂM"dır (Âli İmran: 4; Mâide: 95; İbrahim: 47; Zümer: 37.) yani: "ÖÇALICI" "öç" alır öfkelendiklerinden.”

3.1-Allah’ın verdiği iradeyi kullanmayan-kullanamayan, varoluşu tesadüflere bağlayan aklının ve bilgisinin mutlak doğru olduğunu zanneden Dursun, meşhur “süpürge deneyinden sonra” kendisini Tanrı yerine koyarak, O’nu eleştirmeye, Yaratıcının, ödül vermesini, cezalandırmasını alaya almakta, gece mezarlıktan geçerken “korkusundan ıslık çalan” insanlar gibi “intikam almasıyla” aklınca dalga geçmektedir.

Evet! Yaratan kendisine inanan mü’minlere ödül verir, Rabbinin rahmetini onlar mı paylaştırıyorlar?..” (Casiye, 21), kâfirlere de ceza verir “O, Allah'ın kendisine okunan âyetlerini işitir de sonra büyüklük taslayarak sanki hiç onları duymamış gibi (küfründe) direnir. İşte onu acı bir azap ile müjdele!” (Casiye 8) “Yoksa kötülük işleyenler ölümlerinde ve sağlıklarında kendilerini, inanıp iyi ameller işleyen kimseler ile bir mi tutacağımızı sandılar? Ne kötü hüküm veriyorlar!” (Casiye 21) Yüce Yaratıcı insanları başıboş bırakmamış Peygamberlerle hakkı, hakikati göstermeye çalışmıştır. Gönderdiği Peygamberlere inanmayanlara  cehennemi vad etmiş, yeryüzünü ifsad etmeye çalışanlara ve dinine savaş açanlara da  "intikamı" olduğunu bildirmiştir. "Dileyen iman etsin dileyen inkar etsin." Ha bu Kâfirler ne bekliyorlar? Allah’ın kendilerini affettiğini söylemesini mi?

4- “Daha başka ortak nitelikleri de sıralanabilir. Ama az da olsa ortak olmayan nitelikleri de var. Bunların başın­da da Kur'an'daki Tanrı'nın çok "andiçiyor oluşu"dur..” diyor T.Dursun.

4.1-Burada da sallıyor araştırmacı-gazeteci yazar. Nasılsa reklâmını iyi yapmıştır ve okuyucularına kendisinin allame-i cihan olduğuna inandırmıştır. Kaynaklara bakacak değerlendirme yapacak kâfir nerede? İnsan hadi Kur’an’ı bilmiyor bari Tevrat’ı ya da İncili okur biraz da ondan sonra kalemi eline alırda aleme rezil olmaz. Kendisini bilgilendirmek için geç oldu ama takipçileri nasıl birisinin peşinden gittiklerini anlasın diye Tevrat’tan örnek verelim Rabb'in and içmelerine:

ÇÖLDE SAYIM: Say.14: 28: Onlara RAB şöyle diyor de: 'Varlığım adına ant içerim ki, söylediklerinizin aynısını size yapacağım.

YEREMYA: Yer.22: 5: Ancak bu buyruklara uymazsanız, diyor RAB, adım üzerine antiçerim ki, bu saray viraneye dönecek."

YEREMYA: Yer.49: 13: Adım üzerine ant içerim ki" diyor RAB, "Bosra dehşet konusu olacak, yerilecek, Viraneye dönecek, aşağılanacak. Bütün kentleri sonsuza dek yıkık kalacak."

Biz şimdi bu adamın hangi yazısına güveneceğiz? Kendisine (aklınca) delil olabilecek “ortak sayılabilecek” konuda bile araştırma yapmamış.

Ayrıca DURSUN'un yemin konusundaki verdiği örneklere bakılırsa şunu da bilmiyor, Kuranı Kerimde yemin sadece “yemin harfleriyle” yapılmaz, bazen fiillerde yemin yerine geçer.  “وَإِذْ أَخَذَ اللَّهُ مِيثَاقَ الَّذِينَ أُوتُوا الْكِتَابَ لَتُبَيِّنُنَّهُ لِلنَّاسِ... َ ”   bu ayette "Allah, kendilerine kitap verilenlerden, "Onu mutlaka insanlara açıklayacaksınız" diye söz almıştı..." dikkat edilirse burada "lam" yemin cevabı da fiil olan "tübeyyinehu" dür.

5- “..inandırmak için çok çok antiçer. Tam Araplara özgü biçimde. (Yorumlarda da Arap geleneğine bağlanıyor.) Ve pekçok şey üstüne içer andını” der ve bundan sonra ayetleri alt alta sıralamaktan başka hiçbir şey yapmaz, hoş daha önce çalakalem neler yazdığını da yukarıda gördük.

5.1-Tırnak içerisinde “Yorumlarda Arap geleneğine bağlanıyor” diyen yazar o “yorumlardan” hiç bahsetmez çünkü özgür düşünceye sahip olan T.Dursun nedense o düşünceleri sansürlemiştir. Kendi bildiklerini empoze etmeye çalışmıştır.

5.2-Kur’an Arapça indirilmiştir. “Biz onu sana, aklınızı çalıştırasınız diye, Arapça bir Kur'an olarak indirdik.” (Yusuf,2) dolayısıyla Kur’an’ı o dili kullanan insanlarının kullandığı mantık içinde anlamak gerekir. Türkçe düşünerek İngilizce, Fransızca anlaşılmadığı gibi Arapçada anlaşılmaz. Acaba T. Dursun İngilizcede “Çok yağan yağmuru” ifade için kullanılan “It's raining cats and dogs.”(Gökten kedi köpek yağıyor) ya da Fransızcadaki “il pleut des cordes” (Gökten ip yağıyor) cümlelerini nasıl anlardı ya da anlayamazdı merak ederdik. Hoş "aklını çalıştıracak" insan nerede?

5.3- Kur’anı anlamak ve onun hakkında söz edebilmek için sarf, nahiv, bedi, beyan, meani, iştikak, nesh, luğat, sebebi nüzul… gibi onbeş ilmi bilmek gerekir. Yaptığı tercümelerden çok az sarf ve nahiv okuduğu ama diğerlerinden bihaber olduğu anlaşılmaktadır. Eğer çok iyi Arapça bildiği iddiası gerçek olsaydı oturur, Kur’an Arapçasındaki dil yanlışlıklarını ortaya koyardı, iddialarından birisi de Kur’anı Hz. Muhammed kendisi uydurdu değil miydi?

5.4- Şimdi gelelim konumuza: Seyyid Şerif Cürcani, “Tarifât” da Yemin’i şöyle tarif eder, Lügatte; “kuvvet” demektir. Şer’i ıstılahta ise; “Allah’ın ismini söyleyerek veya alakalandırarak, haberin iki tarafından birisini kuvvetlendirmektir.” (Yani Turan’ın iddia ettiği gibi “inandırmak için” değildir. Herhalde kendisi her zaman olduğu gibi halkın yemin etmesiyle Arapçadaki “yemin”i karıştırdı.)

Celaledddin es-Suyuti de “İtkan” da; Kasem (yemin) ile maksat haberin gerçekliğini ortaya koymak ve onu pekiştirmektir… der Nitekim Ebu’l-Kasım Kuşeyri de, “Muhakkak ki Allah kasemi, delilin mükemmel (olduğuna işaret) ve pekiştirme için ifade etmiştir.” Der.

Kur’anı Kerimdeki yeminlerin sebepleri aşağıda maddeler halinde gösterilmiştir.

a) İslam’dan önce Arapların sosyal hayatında yeminin rolü büyüktür. Bunun mahiyetini Johs Pedersen “İslam Ansiklopedisi”nde etraflıca izah etmiştir. (İslam Ansiklopedisi, 6/374-378) Arapların öteden beri alıştıkları bu usulü Kur’anı Kerim muhafaza etmiştir.

b) Yüce Allah indirdiği ayetlerini ve delillerini, bu türlü yeminlerle pekiştirmiştir. Bunda garip görülecek bir taraf yoktur. Kur'anın o anki muhatabı onlardı ve hiç bir Arap ta "Allah, Kur'an da niye yemin ediyor?" diye sormamıştı.

c) Yemin her zaman pekiştirmek için değil, bazen de o şeyin kıymetine işaret etmek ve kadrini yüceltmek için kullanılır.

d) Dinleyenlerin dikkatlerini çekmek için kullanılmıştır.

e) Arapçada isim tamlamasında muzaf eğer biliniyorsa hazfedilebilir. Yani ayette geçen “Veş-şemsi” (güneşe yemin olsun) kelimesi “Ve Rabbi’ş Şemsi” (güneşin rabbine yemin olsun), demektir.

f) Yemin, bir şeyin faziletli oluşuna ya da faydasına da işaret eder. “Tin” suresinde Yüce Allah “zeytine ve incire” yemin etmektedir. Günümüzde bunların sağlık açısından faydaları daha yeni yeni anlaşılmaktadır.

********************************************************************************

 Kaynaklar:

1-El-İtkan fi ulumil Kur'an, Celaleddln es-Suyuti

2-Ulumu'l Kur'an, Menna Halil el-Kattân

3-Tefsir Usulü ve Kaynakları, Doç. Dr. Ali Turgut

4-Tefsir Usulü, Prof. Dr. İsmail Cerrahoğlu

Hz- Hızır kimdir. Bazı insanların dediği gibi hala yaşıyor mudur?







Hz. Hızır'ın nebi ya da veli olduğu hususunda ihtilaf vardır. Bazı alimler, onun için peygamber değildir, Allah-u Zülcelal'in salih bir kuludur, demişlerse de, Cumhur-u Ulemaya göre peygamberdir. Hz. Hızır, Hz Musa zamanında yaşamış ve kendisiyle görüşmüştür.

 

Hz. Hızır ne kadar yaşamıştır, hala yaşıyor mu? Bu konuda kesin bir şey söylenemez.

İmam-ı Nevevi, bazı hadislere dayanarak, Hz. Hızır'ın ölmediğini ve kıyamete kadar yaşayacağını beyan etmiştir. Bazı alimlere göre ise; Eğer Hz. Hızır yaşasa idi, Hz. Peygamber (a.s.v)'le beraber cihada katılırdı, denildiği gibi, hayatta olup dünyayı gezseydi, mutlaka Hz. Peygamber (a.s.v)'in cenazesinde bulunurdu. Buna göre Hz. Hızır hala hayattadır demek tahminden başka bir şey değildir, demişlerdir.

 

Görüldüğü gibi, Hz. Hızır'ın hala yaşıyor olup olmamasında ihtilaf vardır. Hala yaşadığına dair kesin delillerde mevcut değildir. Doğrusunu Allah-u Zülcelal bilir.

Mehdi (a.s) kimdir? Gelmiş midir? Yoksa gelecek midir?







Kıyametin büyük alametlerinden biri de, kıyamet kopmadan önce Mehdi (a.s)'nin gelmesidir. Nitekim Hz. Peygamber (a.s.v) Mehdi (a.s)'nin geleceğini haber veren bir Hadis-i şerifte şöyle buyurmuştur;

 

"Dünya da yalnızca bir gün kalsa bile, yeryüzünü zulmün kapladığı gibi adaletle dolduracak, ismi benim ismime, babasının ismi benim babamın ismine uyan, benden veya ehl-i beytimden birini göndermek için Allah-u Teala o günü uzatacaktır." (Ebu Davud)

 

Mehdi (a.s) Hz. Peygamber (a.s.v)'in yolundan gidecek, uyuyan kimseyi uyandırmayacak, kan da akıtmayacaktır. İhya etmedik sünnet, kaldırmadık bid'at bırakmayacaktır. Ahir zamanda, aynı Hz. Peygamber (a.s.v) gibi dinin icaplarını yerine getirecektir.

 

Mehdi (a.s) Zülkarneyn ve Süleyman (a.s) gibi bütün dünyaya hakim olacaktır. Haçı kıracak, domuzu öldürecektir. Yeryüzü zulüm ve işkence yerine adaletle dolacaktır.

 

Her şeyi hak ve adalet ölçüleriyle eşit bir halde taksim edecektir. Böylece yer ve gök sakinleri ondan razı oldukları gibi, havadaki kuşlar, ormandaki yırtıcı hayvanlar, denizdeki balıklar bile memnunluk duyacaklardır.

 

Mehdi (a.s)'den bahsetmemin sebebi şudur ki; bazı insanlar; "Şu Mehdi midir? " ya da "Bu Mehdi midir? " diye soruyorlar. Halbuki Mehdi (a.s) kısaca anlattığım bu özelliklere sahiptir.

Maalesef zamanımızdaki bazı sapık insanlar kendilerini Mehdi olarak müslümanlara lanse ettiriyorlar. Halbuki Mehdi (a.s) Hz. Peygamber (a.s.v)'in yaşadığı gibi yaşayacak ve onun ahlakı Hz. Peygamber (a.s.v)'in ahlakı gibi olacaktır.

 

Bazı insanlar aynı anda yüz kişiyi Mehdi ilan edebiliyorlar. Halbuki Mehdi (a.s) bir tanedir. Bir grup insan ortaya çıkıyor ve; "Bizim dediğimiz kimse Mehdi'dir." diyorlar. Diğer tarafta başka bir grup atılarak; "Yok sizin dediğiniz kimse değil, bizim dediğimiz kimse Mehdi'dir" diyorlar ve aralarında kıskançlık ve kin meydana geliyor.

 

Gerçek Mehdi (a.s) zuhur ettiğinde bu gibi insanların ona tabi olmamasından korkulur. Mehdi (a.s)'nin zuhuru Allah-u Zülcelal'in görevidir. O, dilediği zaman mutlaka gönderecektir.

Muaviye hakkında çeşitli sözler söylenmektedir. Muaviye kimdir?







Hz. Muaviye sahabedir. Onun sahabe olduğunda şüphe yoktur. Hz. Muaviye, Hz. Peygamber (a.s.v)'den yüz altmış üç hadis rivayet etmiştir. O, bazı hadiseleri diğer sahabelerden rivayet ettiği gibi, diğer sahabelerde ondan hadis rivayet etmiştir. İmam-ı Nevevi onun hakkında şöyle demiştir;

 

"Hz. Muaviye, Hudeybiye günü müslüman oldu. Müslümanlığını anne ve babasından gizli tuttu. Hz. Peygamber (a.s.v)’le Huneyn savaşında bulundu. Hz. Peygamber (a.s.v)'e gelen vahyi yazan katiplerden biriydi."

 

Sahabe-i Kiram dünyevi endişelere kapılarak veya birbirlerine hased ederek ihtilaf" etmemiştir. Nitekim Şeyh İbn-i Hacer, Savaik adlı kitapta der ki;

 

"Hz. Muaviyenin Hz. Ali ile çekişmesi, içtihad yollu yapılan bir çekişmedir. Bilindiği gibi, içtihad yapan bir müçtchid içtihadında isabet ederse iki sevap, isabet edemezse bir sevap alır. Burada Hz. Ali içtihadında isabet ettiği için iki sevap, Muaviye içtihadında hata ettiği için bir sevap almıştır."

 

İmam-ı Rabbani (k.s) 251. mektubunda şöyle demiştir;

 

"Bu mesele de en doğru ve sağlam yol, Hz. Peygamber (a.s. v)'in arkadaşları arasında cereyan eden hususlarda susmaktır ve onların çekişmelerinden konuşmamaktır."

 

İmam Muhammed, Siyer-i Kebir isimli eserde Hz. Peygamber (a.s.v)'in şu Hadis-i şerifini rivayet etmiştir.

 

"Ashabım hakkında Allah-u Teala'dan korkun! Onları hedef edinmeyin. Kim onları severse, muhakkak beni sevmiş olur ve kim onlara eziyyet ederse, bana eziyyet etmiştir." (Tırmizi)

Sonuç olarak Hz. Peygamber (a.s.v)'i seven bir kimse sahabeleri hayırla anmak mecburiyetindedir. Çünkü Hz. Peygamber (a.s.v) yukarıda geçen Hadis-i şerifte buyurduğu gibi; "Kim onları severse beni sevmiş olur." buyurmuştur.

Hz. İsa (a.s) öldürüldü mü?







Bilindiği gibi, Allah-u Zülcelal Hz. îsa (a.s)'ya dört büyük kitaptan biri olan incili indirmiş ve İsrailoğullanna doğru yolu göstermesi için peygamber olarak göndermiştir. Ancak israil oğulları bu daveti reddederek; Hz. İsa (a.s)'yı yalanlamışlar ve onu Öldürmeye kalkışmışlardı. Allah-u Zülcelal onu o düşmanların şerrinden korudu ve İsrail oğulları Hz. İsa (a.s)'ya benzer birini öldürdüler. Nitekim Allah-u Zülcelal bir ayet-i kerimede şöyle buyurmuştur;

 

"Oysa onu öldürmediler ve asmadılar. Fakat (öldürdükleri) kendilerine (İsa 'ya) benzer gösterildi." (Nisa; 157)

 

Buna göre; Hz. İsa (a,s) yahudiler tarafından öldürüldü demek, insanı küfre götürür. Allah-u Zülcelal Nuh (a.s)'u tufandan, İbrahim (a.s)'i ateşten, Musa (a.s)'yı firavundan, Hz. Peygamber (a.s.v)'i müşriklerin tuzağından koruyup kurtardığı gibi, İsa (a.s)'yı da, onu öldürmek isteyen yahudilerin elinden kurtarmış, isa (a.s)'ya ihanet ederek bulunduğu yeri askerlere gösteren kişiyi İsa (a.s)'ya benzeterek öldürmüştür. Allah-u Zülcelal, İsa (a.s)'yı kendi katına kaldırmış bulunduğu da şüphesizdir. Allah-u Zülcelal onu kudretiyle manevi semalardaki hususi mevkiine kaldırmıştır ve kıyametten önce de tekrar dünyaya gönderecektir.

 

Bilindiği gibi, kıyametin büyük alametlerinden birisi de, Hz. îsa (a.s)'nın Dımeşk'in doğu tarafındaki beyaz bir minareye inmesidir. Nitekim Kur'an-ı Kerimde bunu açıkça beyan edilmiştir;

 

"Şüphesiz ki, o (İsa'nın nuzülü), kıyamet için (Yaklaştığını bildiren) bir beyandır, alamettir. Onun için sakın o kıyametin geleceğinde şüphe etmeyin de benim yoluma tabi olun. İşte bu biricik doğru yoldur." (Zuhruf; 61)

 

Ebu Hureyre (r.a)'den rivayet edilen bir Hadis-i şerifte Hz. Peygamber (a.s.v) şöyle buyurmuştur;

 

"Nefsim kudret elinde olan Allah'a yemin ederim ki, Meryem oğlunun hakem ve adil olarak aranıza inmesi yakındır. Haç'ı kıracak, domuzu öldürecek ve cizyeyi kaldıracaktır. O zaman

mal çok olacağından kimse onu alıp kabul etmez. Ve tek bir secde dünya ile içindekilerden daha iyidir." (Buhari, Müslim)

Bazı Hadis-i şeriflerde, Allah 'ın kullarının amellerini meleklere sorduğu ifade edilir? Allah kullarına melekler vasıtasıyla mı ulaşmaktadır?







Bazı Hadis-i şeriflerde Allah-u Zülcelal'in kullarının amellerini meleklere sorduğu ifade edilir. Bu hadisler, meselenin aslını bilmeyenlerin kafasında, (Haşa) "Allah kullarına melekler vasıtasıyla mı ulaşıyor?" şeklinde bir soruya sebeb olur. Mesela böyle hadislerden biri şöyledir;

 

"Sevap ve günahları yazan meleklerden başka, Allah'ın yeryüzünde dolaşan melekleri vardır. Bunlar, Allah'ı zikreden bir topluluk bulduklarında "Aradığınıza koşun" diyerek arkadaşlarını çağırırlar. Bu çağrıyı duyan melekler derhal toplanırlar ve onların çevresini dünya semasına kadar çevirirler. Allah onlara; "Kullarımı ne halde bıraktınız?" diye sorar. Onlar; "Sana hamdeder, seni tazim eder ve zikreder halde bıraktık." derler. Sonra Allah ile melekler arasında şu konuşma geçer;

"Onlar beni görmüş mü? "

"Hayır"

"Şayet benî görselerdi ne olurdu? "

"Seni görselerdi şüphesiz daha çok hamdederler, daha çok ta'zim ederler ve daha çok seni zikrederlerdi."

"Onlar ne istiyorlar"

"Cenneti istiyorlar"

"Onlar cenneti görmüşler mi? "

"Hayır"

"Cenneti görselerdi nasıl olurdu ? "

"Eğer cenneti görselerdi onu isteme de daha çok isterler ve daha titiz davranırlardı"

"Neyden Bana sığmıyorlar?"

"Cehennemden sana sığınıyorlar"

"Cehennemi gördüler mi? "

"Hayır"

"Cehennemi görselerdi nasıl olurdu? "

 

"Şayet cehennemi görselerdi ondan daha çak kaçarlar, daha çok korkarlar ve onun azabından daha çok Allah'a sığınırlardı." "Sizi şahid kılarım ki onları bağışladım." (Tirmizi) Evet, bu ve buna benzer bir çok hadis vardır. Burada Allah-u Zülcelal'in meleklerine sorması, kullarını onlar vasıtasıyla öğrenmesi için değildir. Çünkü Allah-u Zülcelal'in ilmi herşeyi kuşatmıştır. O, olmuş ve olacak her şeyi aynı anda bilir. Melekler Allah-u Zülcelal'in memurlarıdır, fakat icraatçıları değildir.

 

Öyle ise, Rabbimizin bildiği bir şeyi meleklere sormasının hikmeti nedir?

 

Bunun hikmetlerinden birincisi, bir lütuf olarak Rabbimizin melekleri insanoğlunun en güzel haline şahid kılmasıdır. Mahşer gününde meleklerin güzel şahadette bulunmaları kullar için bir ikram ve lütuftur.

 

Bunun ikinci hikmeti, Allah-u Zülcelal'in insanları yaratırken meleklerle olan konuşmalarıyla ilgilidir. Bir konuşma ayet-i kerimede şöyle açıklanmıştır;

 

"Hani Rabbin meleklere, 'Yeryüzünde emirlerimi yerine getirip varlıklar üzerinde tasarrufta bulunacak bir halife yaratacağım' buyurduğunda, melekler, 'Yer yüzünde fesat çıkarıp kan dökecek birisini mi yaratacaksın ? Halbuki biz seni hamd ile teşbih eder, seni her türlü noksanlıktan yüce tutarız' demişlerdi. Allah ise, 'Ben sizin bilmediğinizi bilirim' buyurmuştu." (Bakara; 30)

 

Ayet-i kerimede buyrulduğu gibi, Allah-u Zülcelal, bazı melekleri insan oğlunun zikir, teşbih ve namaz gibi mühim ibadetlerine şahid tutarak insanın yaratılışındaki yüksek gayeyi onlara göstermiş olmaktadır. Onlara; "Kullarımı ne halde bıraktınız?" sorusu bunu onlardan öğrenmek için değil, melekleri insanoğlunun büyüklüğüne, içlerinde yaratılış gayelerine uygun hareket edenlerin bulunduğuna şahid tutmak içindir.

Allah-u Zülcelal'i gerçekten sevmek nasıl mümkün olur?







Allah-u Zülcelal bir ayet-i kerimede şöyle buyurmuştur:

  "Resulüm de ki; Eğer Allah 'ı  seviyorsanız bana uyunuz. Uyunuz ki Allah'ta sizi sevsin ve günahlarınızı mağfiret etsin. Allah-u Teala (kullarını) çok mağfiret edici ve çok merhamet edi­cidir. " (Âl-i İmran;31)   Bu ayet-i kerime sorulan soruya tam bir cevap olmaktadır. Bir kulun Allah-u Zülcelal'i sevmesi demek; Allah-u Zülcelali büyük bilmesi ve kemal sıfatlarının tamamıyla muttasıf ve bütün noksanlık­lardan münezzeh olduğunu itikad etmesiyle birlikte O'na itaat etmesi, emirlerine sarılması, yasaklarından kaçınması, rahmetini ümit etmesi, gazabından korkması, Allah'ın Resulüne uyması demektir.   Muhabbet kalbte gizli olduğu için, Allah-u Zülcelal'e ibadet etmek, O'nun emirlerine sarılmak, yasaklarından kaçınmak, muhab­bet eseri kabul edilmiştir. Bu eserlerden iz bulunmayan kimselerin Allah-u Zülcelal'i sevmek iddiaları yalandır.   Bütün bunlar gösteriyor ki, Allah-u Zülcelal'i seven ve O'nun tarafından sevilen ve günahları mağfiret olunan bir kul olabilmek için tek çare Allah-u Zülcelal'i sevmek, O'nun emirlerine sımsıkı sarıl­mak, nehyettiği şeylerden kaçınmak ve Allah Resulüne ittiba etmek­tir. Böyle olan kimseleri Allah-u Zülcelal çok sever.   Nitekim Allah-u Zülcelal bir kulunu çok sevdiği zaman Cebrail (a.s)'e; "Allah-u Zülcelal filanı seviyor, sende sev!" diye nida eder. Cebrail (a.s)'de o kulu sever. Daha sonra Cebrail (a.s) gök ahali­sine; "Allah-u Zülcelal falan kulu seviyor, onu sizde seviniz!" diye nida eder. Sonra yerdeki insanların gönlüne o kimse lehine kabul ve sevgi konulur da onu tanıyan müslümanlar tarafından sevilir. (Buhari)   Sonuç olarak Allah-u Zülcelal'e ve Hz. Peygamber (a.s.v)'e itaat; iman ve sevgi yolundan geçer. Allah-u Zülcelal'i sevmek, O'nun emirlerini yerine getirmekle olur. O'nun emirlerini insanlara duyu­randa Hz. Peygamber (a.s.v)'dir. O halde Hz. Peygamber (a.s.v)'in getirdiklerini kabul etmek ve O'nun yolundan gitmek lazımdır.

Cin nedir? Onlara inanmamak küfre sebeb olur mu?







Cinler, çeşitli ahkam ve ibadetlerle mükellef olup, saf dumansız ateşten yaratılmışlardır. Cinlerin mükellef olduğu hususunda ihtilaf yoktur. Mü'min olanları cennetlik, kafir olanları ise cehennemliktir. Cinlerin varlıkları kitap, sünnet ve icma ile sabittir. Bu sebeble onların varlıklarını inkar eden kimse küfre girer. Kur'an-ı Kerimde bir çok ayet-i kerimelerde cinlerin varlığından bahsedilmiştir. Nitekim Allah-u Zülcelal ayet-i kerimelerde şöyle buyurmuştur;

"Ben insanları ve cinleri ancak bana İbadet etmeleri için yarattım." (Zariyat; 56)

"Muhakkak cehennemi cinlerle ve insanlarla dolduracağım." (Secde; 13)

İslam 'dan haberi olmayan bir kimse, kıyamet gününde sorumlu olacak mıdır?







Dağ başında doğup büyüdüğü halde, islamiyetten haberi olmayan kişi, ittifakla ibadet ve ahkamlarla mükellef değildir. Yalnız, Allah-u Zülcelal'e iman etmekle mükellef olup olmadığı hakkında ihtilaf vardır.

 

Nitekim, Allah-u Zülcelal bir ayet-i kerimede şöyle buyurmuştur;

"Biz bir elçi göndermedikçe, azab etmeyiz-" (İsra; 15) İmam Maturidî, bu konuda şöyle demiştir;

 

"Dağ başında doğup büyüdüğü halde kendisine İslama ait bir davet ulaşmayan ve her hangi bir peygamberin varlığını duymadan ölen kişi, Allah'ın varlığına iman etmekle mükelleftir. Allah'a iman etmeden ölürse azab edilir. Bu kimse dini meseleleri bilmekte mazurludur. Çünkü dini meseleleri bilmek Allah'ın bildirmesine bağlıdır."

 

İmam-ı Eş'ari ise şöyle demiştir;

 

"Akıllı kişiye, Allah'ın kullarından birinin lisanı ile hitap etmesiyle ancak bir şey yapması gerekir. Dağ başında doğup büyüdüğü halde kendisine İslama ait bir davet ulaşmayan, her hangi bir peygamberin varlığını duymadan ölen kişi, Allah'a iman etmezse azab edilmez. Bu kimsenin îslamın şartlarını yerine getirmesi icap etmediğinden imanın aslı ona vacip değildir.

İmam-ı Gazali (k.s) ise; "Hz. Peygamber (a.s.v)'in davetini duymamış, kendisinden de haberdar olmayan kişiler kesin cennetliktir" demiştir.

 

Hülasa; Dini meseleleri bilmek Allah-u Zülcelal'in bildirmesine bağlıdır. Akıllı kişinin bir şeyi yapması veya yapmaması Allah-u Zülcelal'in bir davetçisinin lisanıyla ona hitap etmesiyledir. Ameli meselelerde insan ancak akıllı bir kişinin hitabıyla mükellef olur.