| | Create free blog ( Türkçe , Deutsch , Español )
Image Hosted by Resim-Yukle.com

İSLAM

Yazılar

REDDÜL MUHTAR-CİHAD BAHSİ - 2







"Bu öldürülmeleri helâl olmayanları ilh..." Yani öldürülmeleri helâl olmayan kâfirler dar-ı harbde bırakılmayıp İslâm memleketine getirilir. Çünkü onları orada bırakmak müslümanların zararına olur. Meselâ çocuklar büyüyüp harb ederler. Ama savaşamıyacak, çocukları olmayacak, görüşünden istifade edilemeyecek derecede yaşlı olanlar hususunda müslüman hükümdar muhayyer olup dilerse onları dar-ı harbde bırakır. Çünkü onların kâfirlere de faydası yoktur. Dilerse müslüman esirlerle değiştirmek için İslâm memleketine getirir. Çocuğu olmayacak derecede yaşlı olan kadınlar da yaşlı erkekler hükmündedir, insanlara karışmayan ve evlenmeyip manastırlarda yaşıyan rahipler de yaşlı erkekler hükmündedir. Bahır. METİNSavaş halinde bir kimsenin kâfir olan aslı (her ne kadar yukarı çıkarsa çıksın babası ve dedeleri) nı öldürmesi caiz değildir. Fakat onları bırakmayıp başkası öldürsün diye oyalar. Eğer onları öldürecek başka birisi bulunmazsa kendisi öldürür. Onları öldürecek başka birisi bulunduğu halde kendisi öldürürse, tevbe ve istiğfar eder, diyetleri lâzım gelmez. Çünkü onların şer'an korunması, lâzım değildir. Asıl, ferî (her ne kadar aşağı inerse insin oğlu ve torunları) nı öldürmeyi kasdedip, oğlu veya torunları aslını öldürmekten başka çare bulamazsa, bu takdirde öldürmeleri caizdir. Çünkü müslüman olan baba bile oğlunu öldürmek istese, oğlunun kendi nefsinden zararı defetmek için babasını öldürmesi caizdir. Savaş meydanında kâfir olan baba, müslüman olan oğlunu öldürmek isterse, müslüman olan oğlun kendi nefsinden zararı defetmek için kâfir olan babasını öldürmesi evleviyetle caiz olur. Bir kimsenin hükümdara isyan eden âsiler arasındaki yakın akrabasını öldürmesi caiz değildir. Müslümanların menfaati bulunursa, düşman tarafından veya müslümanlar tarafından mal karşılığında cihâd etmemek üzere sulh yapılması caizdir. Çünkü Allah-ü Teâlâ'nın: "Eğer (düşman) barışa meylederse sen de ona yanaş." kavl-i kerimi kâfirlerle barış yapılmasının caiz olacağına delildir. Düşmanla barış yapıldıktan sonra barışın bozulmasında müslümanların menfaati bulunursa, haram olan zulümden sakınmak için, barışı bozduğumuzu kendilerine bildiririz. Çünkü Peygamber Efendimiz Mekke ehline böyle yapmışlardır. Eğer barış yaptığımız düşman hükümdarı hainlik ederse, meselâ onun izniyle askerlerinden bazıları müslümanlara saldırırsa, barışı bozduğumuzu bildirmeksizin kendileriyle savaşırız. Eğer düşman hükümdarının izni olmadan askerlerinden bazıları müslümanlara saldırırsa yalnız onlar hakkında barış bozulmuş olur. -Allah'a sığınırız - bir kavim mürted olup, bir beldeyi elegeçirip yurtlan dar-ı harb olup, onlarla barış yapılmakta menfaat bulunursa mal almadan barış yapılır. Eğer bir 'beldeyi ele geçirmiş olmazlarsa kendileriyle barış yapılması caiz değildir. Çünkü barış yapıldığı takdirde mûrtedleri mürtedlikleri üzere bırakmak vardır. Bu ise caiz değildir. Kendilerinden mal alınmış olursa geri verilmez. Çünkü bu alınan malın korunması lâzım olmadığından müslümanlar için ganimet olmuş olur. Fakat isyancılardan mal alındığında harb bittikten sonra alınan mal kendilerine geri verilir. Kâfirlere savaşta kuvvet olacak demir, köle ve at gibi şeyleri satmak veya taşımak -her ne kadar barıştan sonra olsa bile- haramdır. Çünkü Peygamber Efendimiz bunların düşmana satılmasını yasaklamışlardır. Ama yenilecek maddelerin, kumaşın satılması istihsanen caizdir. İZAH "Kâfir olan aslını ilh..." Yani savaş meydanında oğlun, kâfir olan babasını öldürmesi caiz değildir. Çünkü yaşaması için babasına bakması oğlu üzerine vâcibtir. öldürmek ise buna zıddır. Aynı zamanda oğlun dünyaya gelmesine babası sebeb olmuştur. Müslüman olan babanın kâfir olan oğlunu öldürmesi caizdir. Keza müslüman olan bir kimsenin kâfir olan kardeşi, amcası ve dayısı gibi akrabalarını öldürmesi caizdir. "Oğlunun kendi nefsinden zararı defetmek için ilh..." Yani müdafaayı nefis için oğlun babasını öldürmesi -her ne kadar babası müslüman olsa bile- caizdir. Hatta bir baba ile oğul bir seferde iken susuzluktan ölecek derecede susayıp oğlun yanından birisini kurtaracak kadar su bulunsa, babası susuzluktan ölse bile suyu kendisi içer. Müslüman olan bir kimsenin kâfir olan babasının Allah-ü teâlâ veya Peygamber Efendimizin aleyhinde fena söz söylediğini işitse. onu öldürmesi caizdir. Çünkü Ebû Ubeyde b. Cerrah (R.A.)'ın Peygamberimizin aleyhinde fena söz söyleyen babasını öldürdüğü, Resûl-i Ekrem Efendimizin de bunu inkâr etmediği rivayet edilmiştir. "Düşman tarafından ilh..." Yani müslümanların menfaati bulunursa, düşmandan alınan mal karşılığında savaş yapmamak üzere düşmanla barış yapmak caizdir. Bu barış düşman sahasına varmadan önce yapılırsa onlardan alınan mal haracın ve cizyenin sarf edildiği yere sarf edilir. Ama onların sahasına vardıktan sonra yapılırsa, alınan mal ganimet olup beşte biri beytülmâl için ayrıldıktan sonra geriye kalan mal askerler arasında taksim edilir. Nehir. "Müslümanlar tarafından ilh..." Yani müslümanlar muzdar durumda bulunurlarsa, bu takdirde mal vererek barış yapmak caizdir. Nehir. "Barışı bozduğumuzu kendilerine bildiririz ilh..." Düşman hükümdarı barışı bozduğumuzu memleketinin her tarafına duyuracak kadar bir zaman geçmedikçe onlarla cihâd etmemiz caiz olmaz. Hatta barış yapıldığı için kalelerini yıkıp beldelerine dağılmışlar ise zulümde kaçınmak için kalelerine dönüp onları tamir edinceye kadar savaşmamız caiz değildir. Bu. tâyin edilen barış zamanı geçmediği takdirdedir. Tâyin edilen barış zamanı geçtikten sonra dahi bozduğumuzu kendilerine bildirmek lâzım değildir. Muayyen bir zaman cihâd etmemek özere mal karşılığında düşmanla barış yapıp o müddet bitmeden önce barışı bozsak, kalan müddetin hissesi düşmana geri verilir. Çünkü alınan mal harb etmemenin karşılığı olarak alınmıştır. Zeylaî. "Yalnız onlar hakkında barış bozulmuş olur ilh..." Yani hükümdarlarından izinsiz saldıran düşman askerlerinin kuvveti bulunursa, yalnız kendileri hakkında barış bozulmuş olur, öldürülürler ve esir edilirler. Bir asker hükümdarından izinsiz saldırıp sonra vazgeçse, onun hakkında barış bozulmuş olmaz. "Mal almadan barış yapılır ilh..." Yani mürted olan kavmin ileride tekrar müslüman olmaları ümid edilirse kendilerinden mal almaksızın barış yapılması caizdir. Çünkü alınan mal cizye mânâsında olacağı için mürtedlerden kabul edilmez. Zaruret zamanında mürtedlere mal vermek suretiyle barış yapılması caizdir. Nitekim yukarıda geçtiği üzere zaruret zamanında kâfirlere bile mal vermek suretiyle barış yapılması caizdir. Şu kadar var ki, mürtedlerle barış yapıldığında müddet tamam olmadan ahdi bozduğumuzu kendilerine bildirmemiz lâzım değildir. Çünkü bunlar tekrar müslüman olmaları için cebrolunur, ama kâfirler cebrolunmazlar. "Demir ilh..." Yani iğne gibi küçük olsa bile harb için silâh olarak kullanılacak maddelerin düşmana satılması haramdır. Keza ipek gibi demir hükmünde olan şeylerin de satılması mekruhtur. Çünkü ipekten sancak yapılır. "Köle ilh..." Yani kölelerin düşmana satılması da haramdır. Çünkü köleler gerek müslüman olsun gerekse kâfir olsun düşman yurdunda çoğalıp müslümanlarla harb ederler. "Taşımak ilh..." Yani satılacak demir, köle ve at gibi şeylerin düşman memleketine götürülmesi de haramdır. Emân (pasaport) ile düşman memleketine giden bir müslüman tacirin satmak istemediği ve düşmanın da dokunmayacağını bildiği silâhını yanında götürmesinde bir beis yoktur. Eğer dokunacaklarını bilirse silâhını götürmez. Hâkimin Kâfîsi'nde zikredilmiştir ki, kılıçla İslâm memleketine gelen bir kâfir onun yerine ok yahut mızrak yahut at satın alsa, götürmesine müsaade edilmez. Keza kılıcını kendisinden daha iyi bir kılıçla değiştirse yine götürmesi için müsaade edilmez. Eğer değiştirdiği kılıç kendi kılıcı gibi veya kendi kılıcından âdi olursa götürmesi için müsaade edilir. "İstihsanen caizdir ilh..." Yani yenilecek ve giyilecek maddelerin düşmana satılmasının caiz olması müslümanların bunlara ihtiyacı olmadığı takdirdedir, Bunlara müslümanlar muhtaç olurlarsa satılmaları caiz değildir METİNHür erkeğin veya kadının her ne kadar fâsık yahut kör yahut ihtiyar olsa bile yahut cihâd için kendilerine izin verilmiş çocuk veya köle de olsa eman (emniyete kavuştuğu hakkında düşmana verilen söz yahut yapılan işaret yahut yazılı emannâmeden ibarettir) verdiği kâfirler öldürülmezler. Müslümanlar o emanı bildikten sonra her ne kadar kâfirler o lisanı bilmeseler bile öldürülmezler. Ancak kâfirlerin bu emanı müslümanlardan işitmeleri şarttır. Kâfirler müslümanlardan uzak bir yerde oldukları için emanı işitmezlerse, bu emana itibar edilmez. Emanın rüknü emanı bildiren şeylerdir. Bu cihetten üç nev'e ayrılır: Açık lâfızla olan eman, "sana eman verdim" yahut "sizin üzerinize bir beis yoktur" gibi. Kinaye lafzıyla olan eman, eman olduğunu zannettiğinde "gelin" denilmesi veya parmakla semaya doğru işaret edilmesi gibi. Yazıyla olan eman, emannâme gönderilmesi gibidir. Bir kâfir "eman" diye çağırdığında müslümanların kendisine ulaşması mümkün olmayan bir yerde bulunsa bile eman sahih olur. Bir kimsenin kendi çocukları için eman istemesi sahihdir. Fakat ehli için eman istemesi sahih değildir. Bir kâfir evlâdları hususunda eman istese, emanda oğullarının çocukları dahil olur. Fakat kızlarının çocukları dahil olmaz. Kendilerine eman verilen kâfirlerin üzerine diğer bir İslâm ordusu baskın yapıp mallarını aralarında taksim enikten sonra önceden bunlara eman verildiğini bilseler, o halde öldüren müslümanın üzerine diyet, cinsî yakınlıkta bulunanın üzerine mehr-i misil lâzım gelir. Çocuk babasına tâbi olmakla kıymetini ödemeksizin hür ve müslüman olur. Mallan ve üç hayız gördükten sonra kadınları sahihlerine verilir. Emânın devamında müslümanların zararı bulunursa hükümdar onu bozar. Faidesiz eman veren kimse te'dîp olunur. Zimmînin, esirin, tacirin, savaştan menedilmiş olan köle ile çocuğun, delinin ve dar-ı harbde müslüman olup İslâm memleketine hicret etmemiş olan kimselerin emanları geçersizdir. Çünkü bunlar savaşmaya mâlik değildirler. Ancak bir zimmîyye eman vermesi için bir müslüman emrettiği vakitte emanı geçerlidir, imam Muhammed'e göre harbden menedilmiş kölenin emanı sahihtir. Hâniyye'de zikredilmiştir ki, müslümanın kâfir olan mâlikine hizmet! kâfir için emandır. işin hakikatini Allah-ü Teâlâ Hz. bilir. İZAH "Eman verdiği kafirler öldürülmez ilh..." Yani hür olan erkek veya hür olan kadın bir kâfire yahut bir kâfir topluluğuna yahut kâfir bir kale ehline yahut kâfir bir şehir ehline eman verse sahih olur ve emandan sonra onların öldürülmesi müslümanlardan hiç bir kimseye caiz olmaz. Fâsık olsa bile bir müslümanın Kâfirlere verdiği ahit ve emanın bütün müslümanların üzerine geçerli olmasının delili, Peygamberimizin: "Müslümanların kanları, kısas ve diyette müsavidir. Bütün müslümanlar düşmana karşı bir el gibidir. Yani birbirine yardımcı olmaları vâcibdir. zimmetlerine ednâları da çalışır ve çalışması geçerlidir." hadîs-i şerifidir. Bu hadîs-i şerifdeki "zimmet" ile murad geçici veya devamlı olan ahiddir. Eman ve zimmet akdi de budur. Yine hadîs-i şerifdeki "ednâ" lâfzı ile eğer: "Velâ ednâ zâlike velâ ekser" (Mücadele Sûresi, âyet: 7) nazm-ı kerîminde vâki olduğu gibi çoğun mukabili olan en az mânâsınaalınırsa, bir kişinin emanının sahih olduğuna delildir ve eğer: "Fekâne kabe kavseyni ev ednâ" (Necm Sûresi, âyet: 9) kavl-i şerifinde olduğu gibi yakınlık mânâsına olan «dünüvv" den alınmışsa denaet (adilik) vasfı müslümanlardan ancak fâsıka nisbet olunmak lâyık olduğu için fâsıkın emanının sahih olduğuna delildir. Es-Siyerü'l-Kebir Şerhi."Müslümanlar o emanı bildikten sonra ilh..." Yani müslümanlar o lâfzın eman olduğunu bildikten sonra, kendilerine eman verilen kâfirleri öldürmeleri caiz olmaz. Ben derim ki: Bundan anlaşılan, eman veren kimsenin kendisiyle eman verdiği lâfzın emana delâlet ettiğini bilmesi şarttır. Bir kimse hakkında eman sabit olunca, bütün müslümanlar hakkında da sabit olmuş olur. "Emanı işitmezlerse bu emana itibar edilmez ilh..." Musannif bu ifadesiyle "düşmanın hükmen olsun, emanı işitmesinin lâzım olduğuna" işaret etmiştir. Çünkü Hindiyye'de zikredilmiştir ki, müslümanlar sesin duyulacağı bir yerde bulunan düşmana "size eman verdik" diye nida edip onlar uyku veya harble meşgul oldukları için duymasalar bu, eman sayılır. "Gelin ilh..." Bu ifadenin eman olduğuna İmam Muhammed, Hz. Ömer (R.A.)'den: «Müslümanlardan her hangi bir kimse, düşmandan bir şahsa, "beri gel, eğer gelirsen seni öldürürüm" deyip o da gelse, emin olur, ona dokunmak caiz olmaz.» diye nakledilen eseri delil göstermiştir. Bu eser şöyle te'vil edilir: Düşman, müslümanın: "Eğer gelirsen seni öldürürüm." ifadesini ya işitmemiş veya anlamamıştır. Eğer işitip anladıktan sonra yine gelirse ganimet olur. "Parmakla semaya doğru işaret edilmesi ilh..." Bu işaret "Ben sana göklerin Ma'bûdu olan Allah-ü Teâlâ'nın ahdi ve emanını verdim." veya "Sen Allah hakkı için eminsin." mânâsını ifade eder. "Bir kâfir emân diye ilh..." Yani müslümanlar tarafından ses işitilemeyecek kadar uzak bir yerde ve kendi kuvvetleri arasında bulunan bir düşman neferi müslümanların bulundukları tarafa silâhsız olarak gelip de ses işitilecek bir yerden eman dilediği takdirde emana nail olmuş olur. Artık kendisi ganimet sayılmaz. Fakat İslâm ordusunun arkasında veya sağ, sol cenahlarında silâhlı olarak dolaşmakta görülen bir düşman, eman için gelmekte olduğunu söylese de sözüne itibar olunmaz. Çünkü kendisinin bu vaziyeti, casusluğuna sû-ikastine delildir. Bu cihetle hakkında esir muamelesi yapılabilir. Es-Siyerü'l-Kebir Şerhi. Nitekim bir kimsenin evine geceleyin bir şahıs girip ev sahibi o şahsın hırsız olup olmadığını bilmese, eğer onun üzerinde hırsız alâmeti bulunursa onu öldürmesi caizdir. Bulunmazsa caiz değildir. İslâm memleketinde bulunan bir kâfir emanla girdiğini iddia etse tasdik edilmez. Hatta kralları tarafından İslâm hükümdarına elci gönderildiğini iddia etse yine tasdik edilmez. Ancak krallarının mektubuna benzeyen bir mektup çıkarsa - her ne kadar bu mektubun kendisi tarafından yazılmış olması ihtimali bulunsa bile- emin olur. Çünkü gerek cahiliyette, gerekse İslâmiyette elciler emniyettedir. "Çocuktan için eman istemesi sahihtir. Fakat ehil için eman istemesi sahih değildir ilh..." Bu ifade yanlıştır. Bahır'ın ibaresi şöyledir: Bir kâfir ehli için eman istese, kendisi bu eman altına girmez, fakat çocukları için eman istese, kendisi de bu eman altına girer. Bu ifadeler bir kâfirin hem ehli için hem de çocukları için eman istemesinin sahih olduğu hususunda acıktır. Şu kadar var ki, ehli için eman istediğinde kendisi bu eman altına girmez. Çocuktan için eman istediğinde kendisi de bu eman altına girer. Meselâ bir kâfir müslümanlara hitaben "ehlime eman veriniz" deyip müslümanlar da eman verseler, kendisi bu eman altına girmez. "Çocuklarıma eman veriniz" deyip müslümanlar da eman verseler, kendisi de bu eman altına girer. Eğer "bana ehlim üzerine yahut çocuklarım üzerine yahut eşyam üzerine yahut kale ehlinden on kimseye eman veriniz"dese, bu suretlerde kendisi de eman altına girmiş olur. "Bir kâfir evlâdları hususunda eman istese ilh..." Yani bir kâfir müslümanlara hitaben "bana evlâdlarım üzerine eman veriniz" deyip, müslümanlar da kendisine eman verseler, bu emana kendi çocukları ve erkek çocuklarının çocukları girer. Kızlarının çocukları girmez. Çünkü kızlarının çotukları kendi evlâdları değildir. İmam Muhammed böyle zikretmiştir. Hassâf, imam Muhammed'den "Kızlarının çocukları da girer." diye nakletmiştir. Çünkü Peygamber Efendimiz, Hz. Hasan ile Hz. Hüseyin (R.A.)'i kucaklarına aldıklarında: "Evlâdlarımız ciğerlerimizdir." buyurmuşlardır. Emanda "Kızlarının çocukları girmez." diye nakledilen birinci rivayete göre bu hadis-i şerif Allah-ü Teâlâ'nın : "Muhammed Aleyhisselâm baliğ olan erkeklerden hiç bir ferdin hakikî babası değildir." kavl-i kerîminin deliliyle mecaze hamledilmiştir. Yahut hadis-i şerifinmânâsı gereğince kızlarının çocuklarının evlâd sayılması Hz. Fâtıma (RA.)'nın çocuklarına mahsustur. Nitekim Peygamber Efendimiz : "Bütün çocuklar babalarına nisbet olunurlar. Ancak Hz. Fâtıma (R.A.)'nın çocukları bana nisbet olunur, ben onların babalarıyım." buyurmuşlardır. Fakat bu hadîs-i şerif şazdır. Zikredilen âyet-i kerîmenin mânâsına muhaliftir. Eğer "çocuklarımın çocukları üzere bana eman verin" dese, bu emanda kızının çocukları da dahil olur. "Kendilerine eman verilen kâfirlerin üzerine ilh..." Yani kendilerine eman verilen kâfirlerin ne kendileri öldürülür, ne de çoluk çocukları esir alınabilir, ne de mallarına, namuslarına tecavüz olunabilir. Bunun aksine hareket İslâm ahkâmınca büyük bir günâh teşkil eder ve ödemeyi gerektirir. Çünkü emana nail olan bir düşmanın nefsi korunmuş, malları kıymetli olmuş olur. Müslümanlardan bir kimse bir kâfir topluluğuna eman vermiş olduğu halde bunu bilmeyen diğer bir kısım müslümanlar baskın yaparak onların mallarını alıp bazı erkeklerini öldürüp, bazı kadınlarını da esir ederek taksim ettikten sonra onlara cinsî yakınlıkta bulunacak olsalar, emanı bildiklerinde o malları ve kadınları geri vermeleri, öldürdükleri erkeklerin diyetlerini, cinsî yakınlıkta bulundukları kadınların da mehirlerini vermeleri lâzım gelir. Bu kadınlar üç hayız görünceye kadar geri verilmez. Bu müddet içinde yaşlı, emin bir kadının yanına konur. Şayet bu cinsî yakınlık neticesinde çocuklar doğacak olurlarsa, bunlar babalarına tâbi olarak kıymetini ödemeksizin hür olmuş bulunurlar. "Te'dip olunur ilh..." Yani bir kimse düşmana faidesiz yere eman verilmenin şer'an yasak olduğunu bildiği halde eman verirse te'dip olunur. Bilmeyerek verirse, bilmezliği özür sayılacağı için te'dip olunmaz. Kuhistânî. "Ancak bir zimmîye eman vermesi için bir müslüman ilh..." Yani bir müslüman bir zimmîye "sen kâfirlere eman ver" deyip o da kâfirlere hitaben "ben size eman verdim" yahut "fülan müslüman size eman verdi" dese, bu iki surette eman sahih olur. Ama müslüman zimmîye "sen kâfirlere fülan müslüman size eman verdi de" deyip zimmî kâfirlere hitaben "fülan müslüman size eman verdi" derse, eman sahih olmaz. Çünkü elcilik vazifesini tam olarak ifâ etmiştir. Eğer "ben size eman verdim" derse, bu eman sahih olmaz. Çünkü müslümanın emrine muhalefet edip emanı kendiliğinden vermiş olur ki, buna mâlik değildir. Ancak müslüman ona "kâfirlere eman ver" derse, zimmî bu şekilde eman vermeye mâlik olur. Zimmîye emreden müslüman gerek kumandan olsun, gerekse ordudan bir nefer olsun fark yoktur. Zimmînin emanının sahih olmaması onlara meyletme töhmetinden dolayıdır. Bir müslüman ona eman vermesini emredince bu töhmet kalkmış olur. Bu bahsin tamamı Es-Siyerü'l-Kebir Şerhindedir. "Esirin, tacirin ilh..." Yani dar-ı harbde bulunan müslüman bir esirin veya tacirin müslümanlar nâmına eman vermesi sahih değildir. Çünkü bunlar dar-ı harbde bulundukça onların emri altında olup serbest harekete mâlik değillerdir. Aynı zamanda kâfirler bunlardan korkmaz. Eman ise korkulan yere mahsustur. Zahîre'den naklen Bahır'da zikredilmiştir ki, müslüman esir veya tacirin verdikleri eman diğer müslümanlar hakkında sahih değildir. Hatta müslümanların onların eman verdikleri kâfirler üzerine baskın yapmaları caizdir. Ama eman veren esir veya tacir hakkında verdiği eman sahih olup, emanla dar-ı harbe giren gibi olur da rızaları olmadan mallarından hiç bir şey alamaz. Keza harbden menedilmiş kölenin vermiş olduğu eman da başkası hakkında sahih olmayıp kendi hakkında sahihtir. Ben derim ki: Emanla dar-ı harbe giren tacirin verdiği eman da başkaları hakkında sahih olmayıp kendi hakkında sahihtir.

TENBİH:

 Es-Siyeür'l-Kebir şerhinde zikredilmiştir ki; esir, kâfirlere eman verip sonra geceleyin onları islâm ordusuna getirse ganimet olurlar. İstihsanen erkekleri öldürülmez. Çünkü onlar harb için değil eman istemek için gelmişlerdir. Nitekim kuşatılmış bir düşman neferi silâhını atmak suretiyle savaşı bırakarak "eman" diye nida etse emin olur, kendisine dokunulması caiz olmaz. "Hâniyye'de zikredilmiştir ki ilh..." Hâniyye'nln ibaresi şöyledir: Bir kâfirin kâfir bir kölesi olup da köle müslüman olsa, sonra efendisine hizmet etse, bu hizmeti eman olur. Dar-ı harbde bulunan müslüman esir ve tacirin emanlarının caiz olmaması bu kölenin hizmetinin de eman olmamasını gerektirir. Ben derim ki: "Hizmeti eman olur" ifadesi kölenin kendi hakkında eman olup, diğer müslümanlar hakkında eman olmaz mânâsına hamledilir, işin hakikatim Allah-ü Teâlâ bilir.

REDDÜL MUHTAR-CİHAD BAHSİ







CİHÂD BAHSİ

 METİNMusannıf cihâdı hadd (ceza) lerden sonra zikretti. Çünkü hadler ile cihâd'dan maksad yer yüzünü fitne ve fesaddan temizlemektir, Hadlerden cihâda yükselmek, bilenler için gizli değildir. Cihâd lügatta: "Câhede fi sebilillâhi: Allah yolunda savaştı" terkibindeki "câhede" fiilinin masdarıdır. Şeriatta cihâd: "Hak dinine davet etmek ve daveti kabul etmeyenlerle savaşmak" tan ibarettir. Şümunnî. İbn-i Kemâl, cihâdı: "Bir müslümanın Allah yolundaki bir harbe bedeni ile katılması yahut malı ile yardım etmesi yahut re'yi ile yardımda bulunması yahut İslâm ordusunun kalabalığını artırması yahut yaralıların tedavisine bakması yahut ordunun yiyeceklerini, içeceklerini hazırlaması gibi elinden gelen gayreti göstermesidir." diye tarif etmiştir. Ribat da cihâddır. Ribat: Arkasında müslüman bulunmayan düşman sınırında oturup müslümanları korumaktır. Ribatın muhtar olan kavle göre tarifi budur. Sahih hadîsde vârid olmuştur ki, düşmandan sının muhafaza; bir zâtın bir vakit namazı beş yüz vakit namaza denkdir. Bir dirhem harcaması yedi yüz dirhem harcamasına denkdir. O halde ölürse, amelinin sevabı ve rızkı kıyamete kadar devam eder. Münker ve Nekî «sualinden. kabir azabından emin olur. Kıyametin dehşet ve şiddetinden: emniyet üzere şehid olarak kabrinden kalkar. Tamamı Fetih'dedir.

İZAH

«Cihâd bahsi ilh..." İslâm hukukunda cihâda aid bahisleri ve hükümleri ihtiva eden kısma "Kitâbü's-Siyer", "Kitâbü'l-Cihâd" veya "Kitâbü'l-Meğazi" adı verilir. Siyer, sîretin cem'idir. Sîret ise esasen yol, haslet, hey'et ve, bir nevi hareket mânâlarını ifade eder. Bu takdirde siyerin hey'et ve haletini beyan içindir. Fakat şeriat lisanında savaşla ilgili işlerde kullanılması galibdir. Nitekim "menâsik" hac işlerinde kullanılır. Cihâdın fazileti pek büyüktür. Nasıl büyük olmasın ki, bir müslüman bu sayede Allah'a yaklaşmak için onun uğrunda nefsine meşakkatların en ağırını yükletmekte ve en aziz varlığı olan canını feda etmektedir. Bununla beraber nefsi devam üzere ibâdet ve taatlara hasrederek onu neva ve heveslerine tâbi olmaktan men etmek cihâddan da güçtür. Bundan dolayıdır ki, bir gazadan dönerken Resûl-i Ekrem Efendimiz: "Küçük cihâddan büyük cihâda döndük." buyurmuşlardır. Nitekim İbn-i Mes'ûd (R.A.)'dan rivayet edilen bir hadîs-i şerifte Resûl-i Ekrem Efendimizin cihâdı fazilet itibariyle namazdan sonra zikretmesi de bunu gösterir. İbn-i Mes'ûd (R.A.) şöyle diyor: "Dedim ki: - Yâ Resûlallah, amellerin en faziletlisi hangisidir? - Vaktinde kılınan namazdır, buyurdular. - Ondan sonra hangisidir? dedim. - Anneye, babaya itaattir, buyurdular. - Ondan sonra hangisidir? dedim. - Allah yolunda cihâddır, buyurdular. Daha ziyade sorsaydım bana daha ziyade cevap verecekti." Bu hadîs-i şerifi Buhârî rivayet etmiştir. Ebû Hureyre (R.A.)'den rivayet edilen bir hadîs-i şerifte: Resûl-i Ekrem Efendimiz cihâdı imândan sonra zikretmişlerdir. Ebû Hureyre (R.A.) şöyle diyor: "Resûlullah (S.A.V.)'e: - Amellerin hangisi efdaldir? diye sordular, - Allah'a ve Resûluna imân, buyurdu. - Ondan sonra hangisi? dediler. - Allah yolunda cihâd, buyurdu. - Ondan sonra da hangisi? diye sordular. - Makbul (olmuş, içine günâh ve riya karışmamış) hac, cevabını verdi," Bu hadîs-i şerifteki "imân" lafzıyla umum mecaz olarak "namaz" ile "zekât" tan her birinin murad edilmesi lâzımdır. Çünkü devamlı vaktinde kılınan farz namazların cihâddan efdal olduğunda şübhe yoktur. Namaz her gün tekrarlanan farz-ı ayndır. Cihâd ancak imân ve namaz için meşru kılınmıştır. Bu yüzden cihâdın güzelliği başkasından, namazın güzelliği ise kendisindendir. Cihâdın faziletine dair malûmat Fetih'de zikredilmiştir. Es-Siyerü'l-Kebir şerhinde bildirildiğine göre, Ebû Katâde (R.A.) şöyle demiş: Resûlullah (S.A.V.) insanlara bir hutbe okuyup önce Allah-ü Teâlâ'ya hamd-ü sena ettiler, sonra cihâdı anlatıp, farzların dışında ondan daha üstün bir ibâdet ve taatın mevcud olmadığını beyan buyurdular. Ebû Katâde "farzlar" ile farz-ı ayn olarak sabit olan "İslamın beş şartı"nı murad etmiştir. Cihâd, her ne kadar farz ise de fârz-ı kifâyedir. Farz-ı ayn, farzı kifâyeden daha kuvvetlidir. Sevâb ise farzın kuvvetli olmasına göredir. Bundan dolayı Resûl-i Ekrem Efendimiz cihâdın farz-ı ayn olan ibâdetlerden üstün olmadığını beyan buyurmuşlardır.Ebû Katâde demiş ki: O vakit bir kimse ayağa kalkıp: "Ya Resûlullah! Allah yolunda şehid olanın şahadeti günâhlarına keffaret olur mu?" diye sordu. Bunun üzerine Resûl-i Ekrem Efendimiz biraz sukut buyurdular. Hatta kendilerine ilâhi vahiy indiğini anladık. Sonra: "Evet, sabır ve sebat edip sevabını Allah-ü Teâlâ'dan diler ve düşmana hücum eder de kaçmazsa» şehid edildiğinde borçlarından başka günâhlarına keffaret olur. Zira borçları ile muâhaze olunur. Nitekim Cebrail (A.S.) bana böyle bildirdi." diye buyurdular. Bu hadîs-işerifde şehidlerin derecelerinin yüksek olduğunu beyan, şehidlik rütbesinin günâhların affına sebep olduğunu ilân vardır. Yine bu hadîs-i şerifde kul hakkının pek büyük olduğu bildirilmektedir. Çünkü şehid için böyle yüksek dereceler var iken yine borç ile muâhaze olunacağını haber verip "Cebrail (A.S.) bana böyle bildirdi" ifadeleriyle de bunu vahye dayanarak söylediklerine işaret buyurmuşlardır. Tâ ki kıyamet gününde hasımları razı etmenin pek zor bir iş olduğunu herkes bitsin. Bazı âlimler demişlerdir ki; bu hüküm İslamın ilk devrinde müslümanların malları az olup, borçlarını veremedikleri için Resûl-i Ekrem Efendimiz onları borçlanmaktan nehiy buyurdukları vakitlerde idi. Bundan dolayıdır ki, Resûl-i Ekrem Efendimiz borcunu ödeyecek mal bırakmayan ölünün namazını kılmazlardı. Sonra bu hüküm : "Her kim mal bırakırsa, o mal ölünün veresesine aiddir. Her kim de borç veya aile ağırlığı bırakırsa, bu da bana aiddir." hadîs-i şerifiyle nesholunmuştur (hükmü kaldırılmıştır). Bu hadîs-i şerifin benzer) hac bahsinde de şu şekilde vârid olmuştur: Resûl-i Ekrem Efendimiz Arafat'ta ümmetinin af ve mağfireti ipin dua ettiler, kul hakkından başka her hususta duaları kabul edildi. Sonra Müzdelife'de de sabahleyin Meş'ar-i Harâm'da dua ettiler, duaları kul hakkında da kabul edildi. Cebrail (A.S.) inerek: "Allah-ü Teâlâ bazılarının hakkını diğer bazılarından dolayı fazl-u inayetiyle ödeyecektir." diye haber verdi. Bu kerametin misli, borçlu şehid hakkında da Allah-ü Teâlâ'nın lütûflarından uzak değildir. Ebû Hureyre (R.A.)'deh rivayet edilmiştir, demiştir ki: «Bir kimse: "Ya Resulûllah! Bir şahıs Allah yolunda cihâdı kasdedip cihâdda dünya malını da murad etse sevabına mâni olur mu?"» diye sordu. Resûl-i Ekrem Efendimiz: "Onun için sevâb yoktur." buyurdular. Bu hadîs-i şerif iki vecihle te'vil edilir. Birinci vecih: Cihâd için çıkmış olduğunu gösterip hakikatte maksadı mal kazanmaktır. Bu münafıkların halleridir, onlar için asla sevâb yoktur. İkinci vecih: Cihâd kasdıyla çıkar fakat en büyük arzusu mal elde etmektir, yoksa âhirette sevaba nail olmak değildir. Resûl-i Ekrem Efendimiz, cihâd için iki dinar (altın) a kiralanan sahsa hitaben : "Senin için dünyada ve âhirette ancak iki dinar vardır." buyurmuşlardır. Ama bir kimsenin asıl maksadı Allah yolunda cihâd olup bununla birlikte ganimeti de arzu ederse yine sevaba nail olur. O; "(Hac yolunda ticaretle) Rabbınızdan rızık istemenizde bir günâh yoktur." (Bakara Sûresi, âyet: 198) âyet-i kerîmesinin hükmünde dahildir. Yani hac ehli ticaret yapmakla haccın sevabından mahrum olmadığı gibi bu mücahid de ganimet arzu etmekle cihâdın sevabından mahrum olmaz. "Bilenler için gizli değildir ilh..." Çünkü hadler dünyayı fısk-u fücurdan temizler. Cihâd ise küfürden temizler. H. "Câhede fiilinin masdarıdır ilh..." Cihâd elden gelen kuvvet ve kudreti sarfetmek manasınadır. Buna göre iyiliği emredip kötülükten menetmek suretiyle halkla mücahede eden herkese şâmildir. H. "Ribat da cihâddır ilh..." "Es-Siyerü'l-Kebir şerhinde zikredilmiştir ki, hadîs-i şerifteki "Ribât" ve "Mürâbata"nın mânâsı: İslâm dinini aziz kılmak, müslümanlardan kâfirlerin şerrini defetmek için düşman sınırında oturmaktan ibarettir "Ribat" ın aslı "at bağlamak" tan alınmıştır.Allah-ü Teâlâ : "Siz de düşmana karşı kuvvet ve (cihâd için) bağlanıp beslenen atlar hazırlayın." (Enfal Sûresi, âyet: 60) buyurmuştur. Mücahid müslüman düşmanını korkutmak için oturduğu sınırda atını bağlar. Düşmanı da böyle yapar. Bundan dolayı bu işe "Mufâale" babından "Mürabata" denilmiştir. İmam Mâlik'e göre; sınır vatandan değildir. İbn-i Hâcer : "Orada oturulup düşmanın şerrinin defedilmesi niyet edildiği için vatan olur." demiştir. Bundan dolayı selefden bir çokları sınırda oturmayı tercih etmişlerdir. "Ribatın muhtar olan kavle göre tarifi budur ilh..." Sınırdan içte kalan yerlere de "Ribat" denilse beldelerinde oturan bütün müslümanlara "Mürabatin: Sınırda oturanlar" denilmesi lâzım gelir, bu ise olmaz. Tamamı Fetih'dedir. Ben derim ki: Düşman sınırında oturanlar düşmanın şerrini defedemeyip sınır yakınında oturanlarla birlikte defederlerse, orası da "Ribât" olur. "Sahih hadisde ilh..." Ribatın faziletine dair pek çok hadis-i şerif cardır. Bunlardan birisini Sahih-i Müslim Selman-ı Farisi (R.A.)'den rivayet etmiştir ki, Resûl-i Ekrem Efendimiz : "Bir gün bir gece hudud boyunda nöbet beklemek; gündüzleri oruçla, geceleri de ibâdetle geçirilen bir aydan daha hayırlıdır. O halde ölürse, yapmakta olduğu amelinin sevabı ve (şehidlere olduğu gibi) rızkı devam eder ve kabir fitnesinden kurtulur." buyurmuşlardır. Taberânî "kıyamet gününde şehid olarak kalkar" ziyadesini rivayet yet etmiştir. İbn-i Mâce Ebû Hureyre (R. A.) 'den sahih senedle: "Allah-ü ölürse, kıyamet gününün şiddet ve dehşetinden emin olunur." diye rivâetmiştir. Taberânî sahih senetle: "Bir kimse hududu muhafaza ederken Teâlâ hududu beklerken öleni kıyamet gününde korkulardan emin olarak diriltir." lafzını ziyade etmiştir. Ebû Ümame (R.A.)'den; Resûl-î Ekrem (S.A.V.) : "Sının muhafaza eden bir zâtın bir vakit namazı (sınır beklemeyen bir şahsın kılmış olduğu) beş yüz vakit namaza denkdir. Onun bir dinar (altın) veya bir dirhem harcaması başka yerde harcanan yedi yüz dinardan efdaldir." buyurmuşlardır. İbn-i Mâce. "O halde ölürse amelinin sevabı ve rızkı kıyamete kadar devam eder ilh..." İmam-ı Serahsîbunun mânâsı: "O kimsenin ameli kıyamete kadar çoğalır." demiştir. Nitekim buna :"Kim evinden Allah'a ve O'nun Resulüne muhacir olarak çıkıp da sonra kendisine ölüm yetişirse, muhakkak ki onun mükâfatı Allah'a aiddir." (Nisâ Sûresi, âyet: 100) âyet-i kerîmesi delâlet ettiği gibi, Resûl-i Ekrem Efendimizin : "Hac yolunda ölen bir kimse için her sene mebrûr (içine günâh ye riya karışmamış) bir hac sevabı yazılır." hadîs-i şerifi de buna delâlet etmektedir.Bir hadis-i şerifde : "Bîr kimse cihâd ederek yahut sınır boyunda muhafız iken ölürse onun etini, kanını yerin yemesi haram olup, cesedi çürümez. Anasından doğduğu gün gibi günâhlarından çıkmadıkça, Cennetteki yerini ve hurilerden olan zevcesini görmedikçe, akrabasından yetmiş kimseye şefaat etmedikçe o kimse dünyadan çıkmaz. Sınır boyundaki muhafızlık sevabı kıyamete kadar devam eder." buyurulmuştur. Bu hadîs-i şerifden "Sınır boyunda muhafız iken ölen kimsenin kabrinde şehidler gibi diri olup kendisine rızkının devam edeceği" anlaşılmaktadır. "Kabir azabından emin olur ilh..." Bîr çok âlimler, bu hadîs-î şerifi delil göstererek: "Şehidlere kabir suali olmadığı gibi, düşman sınırında muhafız iken ölen kimseye de kabir suali yoktur," demişlerdir.

METİN

Cihâda ilk önce müslümanların başlaması -düşman başlamasa bile- farz-ı kifâyedir. Cenaze namazı selâm alma gibi başka bir şey dolayısıyla farz kılınan her şey farz-ı kifâyedir. Müslümanların bir kısmı tarafından düşmanın şerri defedilirse cihâd farz-ı kifaye, defedilemezse farz-ı ayn olur. Zannederim ki, farz-ı kifâyenin beyanını musannifin ilende gelecek olan "Düşman hücum ederse farz-ı ayn olur." ifadesinin üzerine takdim etmesi kifâye kısmının çok olmasındandır. Müslümanların savaşabilmesi için, savaşın önce düşman tarafından başlatılmış olmasını gerekli kılan Allah-ü Teâlâ'nın: "Eğer düşmanlar sizi öldürürlerse siz de onları öldürün." (Bakara Sûresi, âyet: 191) kavl-i kerîmi ve "eşhürü'l-hurum" denilen Receb, Zilkâ'de, Zilhicce ve Muharrem aylarında savaşın haram olması: "Müşrikleri, onları nerede bulursanız öldürün." (Tevbe Sûresi, âyet: 5) gibi umum ifade eden âyet-i kerîmelerle neshedilmiş (hükmü kaldırılmış) tır. Köle ve kadın bile olsalar müslümanların bir kısmı tarafından bu cihâd yapılırsa, diğer bütün müslümanlardan düşer. Şayet hiç bir vakitte hiç bir kimse tarafından cihâd vazifesi yapılmazsa, terk etmeleri sebebiyle mükellef kimselerin hepsi günahkâr olur. Bundan, meselâ Anadolu halkının cihâd etmesiyle Hindistan ahâlisinden farzıyyetîn düşeceğianlaşılmasın. Çünkü düşmanın şerri defedilinceye kadar sırasıyla yakın bulunan beldelerdekî müslümanlara cihâd farz olur. Müdafaa ancak bütün müslümanların savaşmasıyla olursa namaz, oruç gibi cihâd da mükellef olan bütün müslümanlara farz-ı ayn olur. Bir cenazeyi techîz ve tekfin etmek de bunun gibi sırasıyla yakın bulunan beldelerdekî müslümanların üzerine lâzımdır. Bu bahsin tamamı Dürer'dedir.

İZAH

"Farz-ı kifâyedir ilh..." Eddürü'l-Müntekâ'da zikredilmiştir ki, hükümdarın her sene bir veya iki defa dar-ı harbe seriyye göndermesi vâcibtir. Halkın da hükümdara bu hususta yardımcı olmaları lâzımdır. Hükümdar seriyye göndermezse kendisi günahkâr olur. Hükümdar üzerine seriyye göndermenin vâcib olması, gönderdiği seriyyenin düşmana üstün geleceği kanaatında bulunduğu takdirdedir. Yoksa cihâd yapılması mubah olmaz. Ama iyiliği emretmek bunun gibi olmayıp tesiri olsun veya olmasın terk edilmez. "Müslümanların bir kısmı tarafından düşmanın şerri defedilirse ilh.." Yani hudutlardan birinde çıkan bir harbi önlemek için orada bulunan İslâm kuvveti kifayet ettiği takdirde cihâd farz-ı kifâye olup bütün müslümanların silâh altına alınmasına lüzum görülmez. Eğer harp sahasında bulunan İslâm kuvveti kifayet etmezse, harp mıntıkasında ve civarında bulunan bütün efrad harp için seferber haline getirilir ve cihâd bir farz-ı ayn olur. "Allah-ü Teâlâ'nın... kavl-i kerimi ilh..." Cihâdı emreden âyet-i kerimeler şu tertip üzere indirilmiştir: Peygamber Efendimizin ilk vazifesi tebliğden ve Cenab-ı Hakk'a eş koşanlardan yüz çevirmekten ibaretti. Nitekim Allah-ü Teâlâ: "Şimdi sen ne ile emrolunuyorsan (kafalarını çatlatırcasına) apaçık bildir." (Hicr Sûresi, âyet: 94) buyurmuştur. Sonra İslâm dinine güzellikle ve tatlılıkla davet emredilmiştir. Nitekim Allah-ü Teâlâ : "(İnsanları) Rabbinin yoluna hikmetle güzel öğütle davet et! Onlarla mücadelenin en güzelini yap." (Nahl Sûresi, âyet: 125) buyurmuştur.Bundan sonra savaşa izin verilmiştir. Nitekim Allah-ü Teâlâ; "Kendilerine karşı harb açılan Müslümanlara zulme uğradıkları için cihâda izin verilmiştir." (Hac Sûresi, âyet: 39) buyurmuştur. Daha sonra düşman harb açtığında onlara karşı koymakla emrolundu. Nitekim Allah-ü Teâlâ : "Düşmanlar sizi öldürürlerse siz de onları öldürün." (Tevbe Sûresi, âyet: 5) buyurmuştur. Bundan sonra haram olan aylar geçmek suretiyle cihâd emredildi. Nitekim Allah-ü Teâlâ: "(Dokunulması) haram olan aylar çıktığı zaman, artık o müşrikleri nerede bulursanız öldürün." (5) buyurmuştur.En sonra bütün zamanlarda ve bütün mekân (yer) larda cihâd farz kılındı. Nitekim Allah-ü Teâlâ: "Size harb açanlarla Allah yolunda siz de muharebe edin. Fakat aşırı gitmeyin. Şübhesiz ki Allah aşırı gidenleri sevmez." (Bakara Sûresi, âyet: 190) buyurmuştur. Bu bahsin tamamı Es-Siyerü'l-Kebîr şerhindedir. "Müslümanların bir kısmı tarafından bu cihâd yapılırsa ilh..." Yani cihâd ölüyü yıkamak, kefenlemek, cenaze namazını kılmak ve selâm almak gibi farz-ı kifâyeler, mükelleflerin hepsine birden farz kılınmıştır. Bundan dolayı farz-ı kifâye bir kısım müslümanlar tarafından yapıldığı takdirde diğer müslümanlardan düşer. Çünkü farz-ı kifâyeden maksad yapılmasıdır. Mükelleflerden hiç biri bunu yapmazsa, bunu bilen ve mükellef olan bütün müslümanlar günahkâr olur. Farz-ı ayın böyle değildir. Çünkü farz-ı ayın mükellef olan müslümanlardan her biri üzerine ayrı ayrı farz kılınmıştır. Bundan dolayı farz-ı ayın bir kısım müslümanlar tarafından yapıldığı takdirde diğerlerinden düşmez. Bunun için farz-ı ayın, farz-ıkifâyeden efdaldır.

METİN

Cihâd, küçük çocuğa farz değildir. Ana ve babaya itaat etmek farz olduğu için ana ve babasından her ikisi veya birisi hayatta olan mükellef kimseye de cihâd farz değildir. Resûl-i Ekrem Efendimiz, cihâda gitmek isteyen Abbâs b. Mirdâs'a: "Anandan ayrılma! Çünkü Cennet ananın ayağının altındadır." buyurmuşlardır. Sirâc. Yine Sirâc'da zikredilmiştir ki, bir kimse tehlikeli bir sefere ancak anası ve babasının izni ile çıkabilir. Ama tehlikeli olmayan bir sefere onlardan izinsiz çıkabilir, ilim tahsili için de izinsiz çıkabilir. Efendisi ile kocasının hakları şer'an önce geldiği için köleler ile kadınlara cihâd farz değildir. Bundan anlaşılan, kocasının izin verdiği kadın ile kocası olmayan kadınlara cihâdın farz olmasıdır. Şarih der ki: Şümunnî; "Kadınlara cihâdın farz kılınmamasının sebebi, bünyelerinin zayıf olmasıdır." demiştir. Bahır'da zikredilmiştir ki, kocasının emrettiği şeyin vâcib olması nikâh ve nikâh ile ilgili hususlardadır, yoksa her şeyde değildir. Kör, topal, eli ve ayağı kesilmiş kimselere de cihâd farz değildir. Çünkü bunlar âcizdirler. Borçlu kimselere de alacaklılarının hatta kendilerinin emri ile kefil olan kefillerinin -her ne kadar kefaletleri nefislerine ise de- izni bulunmaksızın cihâd farz olmaz. Tecnîs, Nehir. Borçlunun alacaklısından veya kefilinden izinsiz çıkamaması, borcu vadesiz olduğuna göredir. Eğer borcu vadeli 'Olup vadesi gelmeden önce döneceğini bilirse Cihâda çıkması caizdir. Bulundukları beldede kendilerinden daha fakîh ve âlimi bulunmayan kimselere de cihâd farz değildir. Böyle âlimler farz olmayarak cihâda gidecek olsalar kendilerine cihâd etmek caiz değildir. Çünkü o belde halkının din cihetinden zayi olma korkusu vardır. Bezzâziye sahibi: "Böyle fakîh ve âlim olan kimselerin farz olan hac seferkiden başka hiç bir sefere çıkmaları caiz değildir." demiştir. Zira bilenlere gizli değildir ki, fakîh ve âlimlere farz olan cihâd seferinin caiz olmamasından, ticaret gibi nafile seferin caiz olmaması evleviyetle sabit olur.

İZAH

"Cihâd küçük çocuğa farz değildir ilh..." Zahire'de zikredilmiştir, ki, babanın erginlik çağına yaklaşmış olan çocuğuna -her ne kadar öldürüleceğinden korksa bile- cihâda izin vermesi caizdir. Sadî: "Çocuğunun öldürülmesinden korkmadığında izin vermesi caizdir. Öldürülmesinden korkarsa izin vermesi caiz değildir." demiştir. Nehir. "Ana ve babasından her ikisi veya birisi hayatta olan mükellef kimseye de cihâd farz değildir ilh..." Bu ifadeden "mükellef olan evlâdını cihâda göndermeyen ana ve babanın günahkâr olmayacağı" anlaşılmaktadır. Eğer günahkâr olsalar evlâdın cihâda gidip onları günâhdan kurtarması lâzım olurdu. Yani müslümanların bir kısmı tarafından düşmanın şerri defedilirse cîhâd farz-ı kifâye olur. Evlâdlarının ayrılığından sıkıntıya düşecek olan ana-babanın evlâdını böyle bîr cihâddan menetme hakkı vardır. Aynı hak her ikisi veya birisi kâfir olan ana-baba için de vardır. Ancak kâfir olan ana-baba kendi dindaşlarını, müslüman olan evladlarını öldürmesini hoş görmediği için ona mâni olmak isterlerse, onların sıkıntıya düşüp ölmelerinden korkmadıkça onlara itaat etmez. Fakir olup bakıma muhtaç olan ana-babaya -kâfir olsa bile- hizmet etmek evlâdı üzerine farz-ı ayndır. Farz-ı kifâye sevabını elde etmek için farz-ı aynı terketmek doğru değildir. Anası babası ölen bir kimsenin babasının babası ile anasının anası kendisine cihâd için izin verip anasının babası ile babasının anası izin vermese, cihâda gitmesinde bir beis yoktur. Çünkü ana-baba öldüğünde, babanın babası ile ananın anası ana-baba yerine geçer. Ananın babası ile babanın anası yabancı hükmündedir. Ancak babanın babası ile ananın anası olmadığında ananın babası ile babanın anası ana baba yerine geçer, fakat hepsinin izniyle çıkması müstehabdır. Anasının anası ile babasının anası bulunan bir kimsenin cihâda gidebilmesi için anneannesinin izin vermesi lâzımdır. Çünkü çocuğa bakma hususunda anneanne, babaanneden önce gelir. Babası ile babaannesi bulunan bir kimsenin cihâda gidebilmesi için babaannesinin izin vermesi lâzımdır. Çünkü babaanne anne gibidir. Zira bakma hakkı onundur. Zevcesi, çocukları, kardeşlen, amcaları bulunan bîr kimsenin bunlardan izinsiz cihâda çıktığı takdirde zayi ve telef olacaklarından korkarsa izinsiz çıkamaz. Es-Siyerü'l-Kebîr Şerhi. "Ama kendisinde tehlike olmayan bir sefere ilh." Yani ticaret, hac ve umre seferleri gibi kendisinde tehlike bulunmayan seferlere, anası ve babasının sıkıntıya düşmesinden korkmadıkça onlardan izinsiz çıkması caizdir. "İlim tahsili için de izinsiz çıkabilir ilh..." Yani bir kimsenin yolda emniyet bulunup anası ve babasının da sıkıntıya düşmesinden korkmadıkça onlardan izinsiz ilim tahsili içîn çıkması caizdir. "Çünkü bunlar âcizdirler ilh..." Nitekim Allah-u Teâlâ'nın, "Köre (cihâddan geri kalmak hususunda) vebal yok, topala vebal yok, hastaya vebal yok." (Fetih Sûresi, ayet: 17) kavl-i kerîmi özür sahiblerî hakkında nazil olmuştur. Bu âyet-i kerîmede her hangi bîr sebebden dolayı cihâda gitmekten âciz olan kimse üzerine cihâdın farz olmadığına işaret vardır Zeylaî. "Borçlu kimselere de ilh..." Yani borçlu bîr kimsenin borcuna yetecek kadar malı bulunmadığında alacaklısından izinsiz cihâda gitmesi caiz değildir. Çünkü kendisine alacaklının hakkı teallûk etmektedir. Eğer kendisine alacaklısı cihâda gitmesi için izin verip fakat alacağından berî kılmasa, borçlunun cihâda gitmeyip borcunu ödemesi müstehabdır. Çünkü kul hakkı olan borcunu ödemesi cihâda gitmekten daha evlâdır. Şayet cihâda giderse bunda da bir beis görülmemiştir. Alacaklısı gâib olup borcuna kâfi malı mevcud olan bir borçlu vefatı halinde terekesinden borcunu ödemek üzere birini vasî teayyün ettikten sonra cihâda gidebilir. Çünkü, bu takdirde alacaklının hakkı korunmuş olur. Eğer borcuna kâfi malı bulunmazsa cihâda gitmeyip borcunu ödemesi lâzımdır. Keza emânet sahibi gâib olup yanında emânet bulunan kimse emâneti sahibine yermek üzere bir kimseyi vasî tâyin edip emâneti bu vasîye tealim ettikten sonra cihâda çıkabilir. Tecnîs, Zahire. Bahır. "Kefaletleri nefislerine ise de ilh..." Yani bir kimse bir şahsın nefsine kefil olsa o kimsenin o şahsı seferden menetmesi caizdir. Nehir. "Eğer borcu vadeli olup ilh..." Yani vadeli borcu olan kimsenin vadesi gelmeden önce cihâddan döneceğini bilirse cihâda gitmesi caizdir. Fakat cihâda gitmeyip borcunu ödemesi efdaldır. Zahire.

METİN

Düşman İslâm memleketine hücum ederse cihâd farz-ı ayn olur. Artık her ne kadar izinsiz olsa bile bütün müslümanların cihâda çıkması lâzım gelir. Zevcesini cihâda çıkmaktan men eden zevç gibi kimseler günahkâr olur. Zahire. Cihâdın farz olması için başka bir kayıd daha lazımdır ki, kuvvet ve kudrettir. Buna göre tedavi edilemiyen ağır hastalar cihâda çıkmaz. Ama çıkmaya kadir olup cihâda kudreti olmayan kimselerin ordunun kalabalığını artırmak ve düşmanı korkutmak için çıkmaları münasibdir. Fetih. Sirâc'da zikredilmiştir ki, cihâdın vâcib olması için silâh kullanmaya kudretin bulunması şarttır, yolun emniyeti şart değildir. Savaştığı takdirde öldürüleceğini, savaşmadığı takdirde esir edileceğini bilen kimsenin savaşması lâzım gelmez. Cihâda çıkılmasını bildiren ve hükümdar tarafından nida eden kimsenin haberleri -her ne kadar fâsık olsalar bile- kabul edilir. Çünkü bu gibi haber derhal yayılıp duyulur. Beytülmâlde gazilere sarfedilecek gerek ganimet malı gerekse başka yerden toplanan mal var iken hükümdarın insanlardan cihâd için mal alması mekrûhdur. Dürer. Sadru'ş-Şeria. Beytülmâlde gazilere sarfolunacak mal bulunmazsa, düşmanların şerrini defetmek için hükümdarın halktan para alması mekruh değildir. Düşmanı çember içerisine alırsak onları müslümanlığa davet ederiz. Müslüman olurlarsa ne a'lâ, olmazlarsa cizye ehlinden iseler cizye vermeye davet ederiz. Cizyeyi kabul ederlerse, bizim lehimize olan adaletle muamele onların da lehine, bizim aleyhimize olan ceza ile muamele onların da aleyhinedir.

İZAH

"Düşman İslâm memleketine hücum ederse ilh..." Yani düşman İslâm beldelerinden bir beldeye ansızın girerse, cihâd farz-ı ayn olur. Bu hale "nefîr-i âmm" denilir. "İhtiyar" adlı kitabta: "Nefîr-i âmm; bütün müslümanlara muhtaç olunmasıdır." diye tarif edilmiştir. "Bütün müslümanların cihâda çıkması ilh..." Yani kadınlar kocalarından, köleler efendilerinden, borçlular alacaklılarından izinsiz çıkarlar, imam Serahsî: "Nefîr-i âmmede cihâd edebilecek baliğ olmayan çocukların cihâda çıkıp savaşmalarında -her ne kadar ana-babaları razı olmasa bile - bir beis yoktur." demiştir. "Cihâdın vâcib olması için ilh..." Yani bir kimseye cihâdın vâcib olması için silâh kullanmaya kudretinin bulunması, erzaka ve gideceği yer sefer müddet kadar olursa bineğe mâlik olması şarttır. Harb olduğunu bilmesi de şarttır. Kâdîhân, Kuhistânî. "Savaşması lâzım gelmez ilh..." Bu ifadede "öldürülünceye kadar savaşmasının caiz olduğuna" işaret vardır. Es-Siyerü'l-Kebir Şerhinde zikredilmiştir ki, öldürme yahut yaralama yahut hezimete uğratma gibi bir şey yaptıktan sonra kendisinin öldürüleceğini bilen bir kimsenin tek başına düşmana hücum etmesinde bir beis yoktur. Nitekim Uhud Muharebesinde Peygamberimizin huzurunda ashab-ı kiramdan bir cemaat böyle yapmıştır. Peygamberimiz (SAV.) onları bu yaptıklarından dolayı medhetmiştir. Ama düşmana hiç bir suretle zarar vermeden kendisinin öldürüleceğini bilen bir kimsenin düşmana hücum etmesi caiz değildir. Çünkü bu şekilde saldırmada dine hizmet yoktur. Fakat şer'an susması için her ne kadar ruhsat var ise de kendisini öldüreceklerini bilen bir kimsenin fâsık olan müslümanları fena fiillerinden nehyetmesinde bir beis yoktur. Çünkü müslümanlar fâsık olsalar bile kendilerine emreden kimsenin emrettiği şeyin hak olduğuna inanırlar. Bu yüzden öldürdükleri kimsenin öldürülmesi içlerinde derin tesir bırakır. "Hükümdarın insanlardan cihâd için mal alması mekrûhdur ilh..." Çünkü böyle bir şey almak ücrete benzer. Cihâdda ücret almak haramdır, ücrete benzeyen şey de mekrûhdur. Zira zaruret yoktur, Beytülmalde bulunan mal müslümanların ihtiyacı için hazırlanmıştır. Buradaki kerahat, kerahat-ı tahrimiyyedir. Çünkü Fetih'de: "Taat üzerine ücret haramdır, ücrete benzeyen şey ise mekrûhdur." denilmiştir. "Düşmanın şerrini defetmek için ilh..." Yani beytülmalde mal bulunmazsa hükümdarın zenginlerden mal alması mekruh değildir. Çünkü umumi zararı defetmek için hususi zarar ihtiyar olunur.

TENBİH:

 Nefsiyle, malıyla cihâd edebilecek kimsenin gerek beytülmalden gerekse başkasından bir şey alması lâyık ve münasib değildir. Malı bulunup cihâda çıkmaktan âciz olan kimsenin kendi yerine malıyla başkasını göndermesi lâzımdır. Malı bulunmayıp harbe gidecek kudrette olan kimseye gelince: Hükümdar kendisine beytülmaldan kifayet edecek kadar verirse, başkasından bir şey alması lâyık değildir. Cihâda gitmeyen bir kimse bir şahsa hitaben: "Benim yerime cihâd etmen için şu malı al." dese caiz olmaz. Çünkü bu cihâd üzere kiralamaktır. Cihâd bir vecibe olduğundan bunun ifası için ücret alınamaz. Ama "şu malı al bununla cihâd et" dese bu caizdir. Fakir olup cihâda gitmesi için kendisine para verilen kimsenin verilen paradan bir mikdarını çoluğuna çocuğuna nafaka olarak bırakması caizdir. Çünkü çotuğunun çocuğunun nafakasını bırakmadan cihâda gitmesi doğru değildir. Bu bahsin tamamı Bahır'dadır. "Müslüman olurlarsa ilh..." Yani Kelime-i Şehadet getirerek müslümanlığı kabul ederlerse cihâda son verilir. Düşman hristiyan veya yahudi olursa, müslüman olmaları için dinlerinden beri olmaları lâzımdır. Müslümanlık, kelime-i şahadeti söyleyerek kaville olduğu gibi, cemaatla namaz kılma, hac etme gibi fiil ile de olur. Bu bahsin tamamı Bahır'dadır. "Cizye ehlinden iseler ilh..." Yani mürted ve arap müşriklerinden değillerse kendilerinden cizye kabul edilir. Nitekim beyanı cizye bahsinde gelecektir. Nehir'de zikredilmiştir ki, çember içine aldığımız düşman cizye ehlinden olup cizyeyi kabul ettiklerinde hükümdar onlara cizyenin mikdarını ve ne zaman üzerlerine vâcib olacağını zengin olanlarla fakir olanların verecekleri cizye mikdarını açıklar. "Cizyeyi kabul ederlerse bizim lehimize olan ilh..." Yani biz onların can)arına, mallarına dokunursak bizim birbirimize dokunduğumuzdaki vâcib olan ceza ne ise o ceza tatbik olunur. Onlar bizim malımıza, canımıza dokunduklarında bize tatbik edilen ceza onlara da tatbik edilir. Bahır'da zikredilmiştir ki, onların şarap ve domuz üzerine yaptıkları akidler, bizim şıra ve köyün üzerine yaptığımız akidler gibidir. Zimmî (İslâm memleketinde oturan gayr-i müslim) hadler ve kısas ile muahaze olunur. İçki haddiyle muahaze olunmaz. Nikâh bahsinde geçtiği üzere nikâhın mehirsiz yahut şâhidsiz yahut iddet içinde caiz olacağına inansalar kendi inançları üzerine bırakılırlar.

METİN

"Bizim lehimize ve aleyhimize olan muameleler" kaydı ile ibâdet ve taatları tariften çıkar. Çünkü kâfirler, biz Hanefilere göre ibâdetle muhatab değillerdir. Bunu Hz. Ali (R.A)'nin: "Kâfirler cizyeyi ancak canları canlarımız gibi, malları mallarımız gibi olması için vermişlerdir." sözü te'yid eder. İslâm dinine davet, kendilerine erişmemiş olan kimselerle davet etmeden önce cihâd etmemiz helâl, ve meşru değildir. Zamanımızda İslâm dinine davet her ne kadar doğuda ve batıda yayılmış ise de, fakat şübhe yok ki Allah'ın beldelerindeİslâm dinine şuur ve ilmi olmayan kimseler de vardır. Beyan edilmedik bir mesele kaldı şöyle ki: Kâfirlerden kendilerine İslâm dinine davet erişmiş fakat cizyeye davet erişmemiştir. Tatarhâniyye'de: "Böyle kimseler cizyeye davet edilmedikçe kendileriyle cihâd edilmesi lâyık değildir." diye zikredilmiştir. İslâmiyet kendilerine ulaşmış olan kimseleri de yeniden İslama davet etmek mendûbtur. Ancak davetimiz, onların bize karşı hazırlanmaları veya kaleye girmeleri gibi bir zararı gerektirirse - bu zannı galiple olsa bile - artık böyle bir davet mendûb olmaz. Fetih. Cihâd edeceğimiz kâfirleri önce İslâmiyete davet ederiz, kabul ederlerse ne a'lâ. Etmezlerse, cizye ehlinden iseler cizyeye davet ederiz. Cizyeyi kabul ederlerse cihâd etmeyiz. Cizyeyi de kabul etmezlerse Allah-ü Teâlâ'dan yardım dileyerek onlarla cihâd ederiz. Cihâd sırasında düşmanın kendileri, meyvalı olsa bile ağaçları, ekinleri mancınıkla, yakıcı maddeler ile, su ile ve diğer vasıtalarla tahrib ve imha edilebilir. Ancak böyle yakıcı, yıkıcı aletleri kullanmadan zafer elde edileceği bilinirse bunları kullanmak mekrûhdur. Düşman, esir aldıkları müslümanları siper edinmiş olsa, siper edinilen müslümanları değil bilâkis onların arkasında saklanan düşman kasdedilerek harbe devam edilir. Bunun neticesinde siper edinilen müslümanlar şehid edilseler, şehid eden müslümanlara diyet ve keffâret lâzım gelmez. Çünkü farzların yerine getirilmesi ödemeyle beraber olmaz. İçinde müslüman veya zimmî bulunan bir beldeyi hükümdar fethettiğinde o belde halkından hiç birinin öldürülmesi asla helâl değildir. Eğer o beldede bulunan müslüman veya zimmînin sayısı kadar insan çıkarılsa bu takdirde geri kalanların öldürülmesi helâldir. Çünkü çıkarılanların müslüman veya zimmî olmaları ihtimali vardır. Mushaf-ı şerif, fıkıh kitabları, hadîs kitabları ve kadın gibi kendilerine tazim etmek vâcib, hafif ve hakir görmek haram olan şeylerle cihâda çıkmak yasak edilmiştir. Esah olan kavle göre, yaralıları tedavi için olsa bile yaşlı kadınların ve cariyelerin de çıkarılmaları yasakdır. Bunların yasak olmalarına delil Müslim-i Şerif'deki: "Kur'ân-ı azimüşan ile düşman toprağına yolculuk etmeyiniz." hadîs-i şeriftir. Fakat bunların emniyet ve selâmet bulunan ceyş (ordu) ile beraber çıkarılması mekruh değildir. Bununla beraber yaşlı kadınların ve cariyelerin çıkarılması evlâdır. Müste'men (pasaportlu) olan bir müslümanın, arada anlaşma bulunan ve ahitlerinde duran kâfir memleketine Mushaf-ı şerifle gitmesi caizdir. Çünkü bu halde onların müslümana dokunmaması gerekir. Hidâye. Kâfirlerle yaptığımız ahdi bozmak, taksim edilmeden önce ganimete hıyanetlik etmek, zafer kazanıldıktan sonra kâfirlerin burun ve kulaktan gibi azalarını kesmek şer'an yasaktır. Ama zafer kazanılmadan, harb devam ederken burun ve kulaklar gibi âzalarının kesilmesinde beis yoktur. İhtiyar. Savaşta kadınlar, çocuklar, deliler, harbde bağırıp çağıramayacak ve çocuğu olmayacak derecede yaşlı olanlar - bunlar mürted olsa bile- körler, topallar, kötürümler, bunamışlar, insanlara karışmayan rahipler ve kilise hademesi öldürülmez. Ancak bunlardan biri kral yahut savaşabilir yahut harbde rey sahibi olur yahut mal sahibi olup malıyla savaşa yardım ederse öldürülür. Bir müslüman mücahid bu öldürülmeyecek kâfirlerin birini öldürürse, diğer günâhlar gibi kendisine ancak tevbe ve istiğfar lâzım gelir. Çünkü kâfirin kam ancak eman (pasaport) ile değerli olur da öldürüldüğünde diyet lâzım gelir. Bunda ise eman mevcud değildir. Bu öldürülmeleri helâl olmayanları müslümanlar dar-i harbde bırakmayıp ganimeti çoğaltmak için onları İslâm memleketine getirirler. Bahsin tamamı Sirâc'dadır. Düşmanın öfkesini artırmak için, içlerinden öldürülmüş olan ileri gelenlerin başlarını kesip, müslümanlar tarafına getirerek teşhir etmekte bir beis yoktur. Bununla o öldürülen kâfirlerin şerlerinden kurtulmuş olduğuna dair müslümanların kalblerinde bir kanaat hâsıl olarak gönüllerinin hoş olmasına sebeb olur. Nitekim Abdullah b. Mes'ûd (R.A.) Bedir Muharebesinde Ebû Cehil'in başını Resûlullah'ın huzuruna getirerek: "Yâ Resûlallah! Bu, senin düşmanın Ebû Cehil'in başıdır." demiş, bunun üzerine Resûl-i Ekrem Efendimiz: "Allahüekber! İşte bu, hem benim hem de Ümmetimin firavunudur. Bunun benim ve ümmetim üzerine fer ve zararı, Firavun'un Hz. Musa (A.S.) ve ümmeti üzerine şer ve zararından daha şiddetli idi." buyurdular. Ebû Cehil'in başının kesilip huzuruna getirilmesini men ve inkâr etmediler. Zahîriyye. Mal aramak için düşmanın kabirlerini açmakta bir beis yoktur. Tatarhâniyye. Hâniyye'de: "Kâfirlerin kabirlerinin açılmasında bir beis yoktur." diye zikredilmiştir. Bu ifade, zimmîlerin kabirlerinin açılmasına da şâmildir.

İZAH

"Çünkü kâfirler biz Hanefilere göre ibâdetle muhatab değillerdir ilh..." Menar'ın şerhinde zikredilmiştir ki, kâfirler imân ve ukubât (cezalar) ile muhatabdırlar, fakat içki haddi (cezası) ve muameleler ile muhatab değildirler. İbâdete gelince: Semerkantlı âlimlere göre kâfirler ibâdetle gerek eda ve gerekse i'tikâd cihetinden muhatab değildirler. Buhârâlı âlimlere göre kâfirler ibâdetle yalnız eda cihetinden muhatab değildirler. Iraklı âlimlere göre kâfirler ibâdetle hem eda hem de i'tikâd cihetinden muhatabdırlar. Mu'teber olan kavil de budur. "Sözü te'yid eder ilh..." Yani cizyeyi kabul eden kâfirlere ukubât ve muameleler hususunda biz müslümanlara tatbik edilen hükümler tatbik edilir. Fakat onlar imân edip ibâdet yapmadıktan için her ne kadar âhirette kendilerine azab edilecek ise de müslümanlar onlardan imân edip ibâdet yapmalarını isteyemez. "Helâl ve meşru değildir ilh..." Yani İslâm dinine davet kendilerine ulaşmamış olan kimselerle müslümanlığa davet olunmadan önce harb etmek caiz değildir, İslâm dini kendilerine ulaşmayan kimselerin cihâddan önce İslâm dinine davet edilmeleri lâzımdır. Tâ ki müslümanların menfaat uğrunda harb etmediklerini bilsinler, böyle kimseler çok defa İslâm dinini kabul ederler. Müslümanlar böyle kimseleri İslama davet etmeden harbe başlarlarsa günahkâr olurlar. Bu günâhlarından dolayı kendilerine ancak tevbe ve istiğfar lâzım gelir, diyet ve keffâret lâzım gelmez. Çünkü öldürdükleri kimseler din veya İslâm memleketiyle korunmuş değildirler. Bunların öldürülmeleri, kâfir olan kadınların ve çocukların öldürülmeleri gibidir. "Mancınıkta ilh..." Yani mancınık kurarak düşman kalelerini tahrip ve imha ederiz. Çünkü Peygamberimiz Tâif'i muhasara ettiklerinde mancınık kurarak savaşmışlardır. Mancınık, kendisiyle büyük taşlar atılan bir âlettir. Zamanımızda modern silâhlar icad edildiği için buna ihtiyaç kalmamıştır. "Düşmanın kendileri ilh..." Yani düşmanın bizzat kendilerinin mancınık ve yakıcı maddelerle yakılması caiz olunca yurtlarının mallarının yakılması evleviyetle caiz olur. Gerek düşmanın gerekse yurtlarının ve mallarının yakılması zaferi elde etmek için bundan başka çare bulunmadığı takdirdedir. Eğer yakılmadan zafer kazanma imkânı olursa, yakmak asla caiz değildir. Çünkü yakmada kadınların, çocukların ve onların yanında bulunan müslüman esirlerin de imhası vardır. "Ceyş (ordu) ile beraber çıkarılması ilh..." İmam-ı Azam'a göre ceyş; en az dört yüz neferden müteşekkil bir askeri kıtadır. Seriyye ise; en az yüz neferden müteşekkil bir askeri bölükdür. Hâniyye'de: "Seriyye, iki yüz neferden bir askeri koldur." diye yazılıdır. Şeyh Ekmeliddin: "İbn-i Ziyad'ın seriyye en az dört yüz neferden, ceyş ise en az dört bin neferden teşekkül eder, demesi doğru değildir." demiştir. Fetihd'e zikredilmiştir ki, oniki bin kişi büyük bir ordu sayılır. Çünkü Peygamberimiz: "Oniki bin kişi azlıktan dolayı mağlup olmaz." buyurmuşlardır. Ben derim ki: Oniki bin kişilik bir ordu mağlup olmaz, eğer mağlup olursa zamanımızdaki kumandanların hıyaneti yüzünden mağlup olur.

TETİMME:

Hâniyye'de zikredilmiştir ki, oniki bin kişilik bir İslâm ordusunun her ne kadar düşman ordusu daha fazla olsa bile kaçması lâyık değildir. Velhasıl mağlup olacağını bilirse kaçmada bir beis yoktur. Silâhı bulunmayan bir müslümanın silâhlı olan iki düşmandan kaçmasında bir beis yoktur. İmam Muhammed'in bir kavline göre kuvvetli olan bir müslümanın iki kâfirden, yüz müslümanın iki yüz kâfirden kaçması mekrûhdur. Fakat bir müslümanın üç kâfirden, yüz müslümanın üç yüz kâfirden kaçmasında bir beis yoktur. "Yaşlı kadınların ve cariyelerin ilh..." Fetih'de zikredilmiştir ki, yaralıları tedavi, su dağıtmak için genç kadınların değil yaşlı kadınların çıkarılması evlâdır. Cinsî yakınlık için hür kadınların değil cariyelerin çıkarılması evlâdır. "Harb devam ederken burun ve kulaklar gibi azaların kesilmesinde beis yoktur ilh..." Fetih'de zikredilmiştir ki, harb sırasında, bir müslüman kılıcıyla bir kâfire vurup kulağını kesebilir, ikinci sefer vurup gözünü çıkarabilir, üçüncü sefer vurup elini kesebilir, dördüncü sefer vurup burnunu kesebilir. Bir müslüman, harb devam ederken bir kâfiri yakaladığında onun azalarını kesmeyip doğrudan doğruya öldürür.

TENBİH:

Sahih-i Buharı ile Sahih-i Müslim'de ve diğer mu'teber hadîs kitablarında harb halinde kâfirlerin âzalarının kesilmesi yasaklanmıştır. Bir kimse bir cemaat üzerine cinayet işleyip birinin burnunu, diğerinin kulaklarını, başka birinin ellerini, öbürünün ayaklarını, daha başka birinin de gözlerini çıkarsa, bu cani kimseden her biri için kısas alınırken bir önce yapılan kısasın yerinin iyi olması beklenir. Bir kimse bir şahsın azalarını kestikten sonra öldürse, bu cani kimsenin azaları kesilmeyip doğrudan doğruya öldürülür. Fetih. "Rahip ilh..." Es-Siyerü'l-Kebir'de zikredilmiştir ki, insanlara karışmayan manastırdaki rahipler, kilisedeki hadameler öldürülmez. Keşişler gibi insanlara karışırlarsa öldürülürler. Bazen çıldırıp bazen ayılan deliler her ne kadar harbe katılmasalar bile ayık hallerinde öldürülürler. Cevhere'de zikredilmiştir ki; dilsizin, sağırın, sol eli kesilmiş veya ayaklarından biri kesilmiş olanların öldürülmesi caizdir. Çünkü bunların süvari olarak savaşmaları mümkündür. Keza savaşan kadınların da öldürülmeleri caizdir. "Bunlardan biri kral ilh..." Peygamber Efendimiz Düreyd b. Sımne'nin harb işlerinde görüşünden istifade edilen bir kimse olduğu için yüzyirmi yaşında ve kör olduğu halde öldürülmesini emretmiştir. Deli, çocuk ve kadın gibi öldürülmeyenlerden birisi savaşırsa öldürülür. Çocuk ve deliler savaşırlarken öldürülür. Kadınlar, rahipler vesaire esir edildikten sonra savaştıkları takdirde öldürülürler. Hükümdar olan kadın, her ne kadar savaşmasa bile öldürülür. Keza hükümdar olan çocuk da öldürülür. Çünkü hükümdarlarının öldürülmesinde kuvvet ve kudretlerinin kırılması vardır. Cevhere'de: "Hükümdar olan çocuk harb meydanında hâzır olduğunda öldürülür." diye zikredilmiştir.

Muharrem Ayı ve Aşure Günü







         Allah'ın Selamı,Rahmeti,Bereketi,cümlemizin üzerine olsun,müslüman kardeşlerim...

Bu yazıyı Halidiye Forumdan tanıdığım ve çok sevdiğim bir kardeşimizden alıntılayıp,buraya aktarıyorum.son derece güzel ve faydalı bir yazı kaleme almış,Allahu Teala kendisinden razı olsun.

sizlerde inşaallah,faydalanır ve başkalarınında faydalanmasına vesile olursunuz inşaallah..

Allah'ın Selamı,Rahmeti,Bereketi,cümlemizin üzerine olsun,müslüman kardeşlerim...

Doğrusu ayların sayısı gökleri ve yeri yarattığı günden beri ALLAH'ın kitabında oniki aydır. Bunlardan dördü haram olanlardır. İşte doğru din budur. O halde bunlarda nefislerinize zulmetmeyin. Müşrikler sizinle nasıl toplu olarak savaşıyorlarsa; siz de onlarla toplu olarak savaşın. Ve bilin ki muhakkak ALLAH, müttakîlerle beraberdir. (Tevbe Sûresi 36. Âyet-i Kerime)

İbn-i Kesir Tefsiri’nde Naklediyor: İmâm Ahmed der ki: Bize İsmail'in... Ebu Bekre'den rivayetine göre Hz. Peygamber (s.a.) haccında hutbe okudu ve : Dikkat ediniz, muhakkak zaman ALLAH'ın gökleri ve yeri yarattığı gündeki şekli üzere dönmüştür. Sene oniki aydır. Bunlardan dördü haram olanlardır. Üçü peşpeşedir: Zülka'de, Zülhicce, Muharrem ve Cumada ile Şa'bân arasında Mudâr'ın Receb'i, buyurduPeygamber efendimiz Muhammed aleyhisselam, miladi 571’de 20 Nisana rastlayan, Rebiul-evvel ayının on ikinci Pazartesi sabahı, Mekke’de doğdu. 622’de Mekke’den Medine’ye hicret etti. 20 Eylül Pazartesi günü, Medine’nin Kuba köyüne geldi. Bu tarih Müslümanların Şemsi yılbaşı oldu. O yılın Muharrem ayının birinci günü de, Kameri yıl başı oldu. Muharrem ayının birinci gecesi Müslümanların kameri yılbaşı gecesidir.

Ayların efendisi Muharrem, günlerin efendisi Cuma’dır Deylemiİslamiyet’ten önce Araplar, Muharremde harp etmek isteyince, o yıl Muharrem ayının ismini, sonraki aya korlar, sonraki ayın ismini, Muharrem ayına takarlardı. Böylece, haram ay, Muharremden bir sonraki ay olurdu.Bir ayın haramlığını başka aya geciktirmek, ancak kâfirliği arttırır. Kâfirler, böylece sapıtıyorlar. Onlar, ALLAH’ın haram kıldığı ayların sayılarını denk getirmek için, haram ayı bir yıl helal edip, başka yıl onu yine haram ederler. Böylece, ALLAH’ın haram kıldığını helal kılmaya çalışırlar mealindeki Tevbe suresinin 37. âyet-i kerimesi, ayların yerlerini değiştirmeyi yasak etti."Şehrullahi'l-Muharrem" olarak meşhur olan, yani "ALLAH'ın ayı Muharrem" olarak bilinen Muharrem ayı, İlahi bereket ve feyzin, Rabbani ihsan ve keremin coştuğu ve bollaştığı bir aydır. ALLAH'ın ayı, günü ve yılı olmaz, ancak ALLAH'ın rahmetine ermenin önemli bir fırsatı olduğu için Peygamberimiz tarafından bu şekilde ifade edilmiştir.Âşura Günü ise Muharrem'in 10. günüdür. Âşura Gününün ALLAH katında ayrı bir yeri vardır. Bugünde Cenâb-ı Hak on peygamberine on çeşit ikramda bulunmuş ve kudsiyetini arttırmıştır. Bu günlerde oruç tutmak çok faziletlidir.Hicrî Senenin ilk ayı olan Muharrem ayının 10. günü Âşura Günüdür. Muharrem ayının diğer aylar arasında ayrı bir yeri olduğu gibi, Âşura Gününün de diğer günler içinde daha mübarek ve bereketli bir konumu bulunmaktadır.Âşura Gününün ALLAH katında da çok seçkin bir yerinin olduğunu Fecr Sûresinin ikinci âyeti olan "On geceye yemin olsun" ifâdelerinin tefsirinden öğrenmekteyiz.
Bazı tefsirlerimizde bu on gecenin Muharrem'in Âşurasine kadar geçen gece olduğu beyan edilmektedir.
Hak Dini Kur’an Dili Tefsiri / Elmalılı Hamdi Yazır

Cenâb-ı Hak bu gecelere yemin ederek onların kudsiyet ve bereketini bildirmektedir.Bugüne "Âşura" denmesinin sebebi, Muharrem ayının onuncu gününe denk geldiği içindir. Hadis kitaplarında geçtiğine göre ise, bu güne bu ismin verilmesinin hikmeti, o günde Cenâb-ı Hak on peygamberine on değişik ikram ve ihsan ettiği içindir. Bu ikramlar şöyle belirtilmektedir:1. ALLAH, Hz. Musa'ya (a.s.) Âşura Gününde bir mucize ihsan etmiş, denizi yararak Firavun ile ordusunu sulara gömmüştür.2. Hz. Nuh (a.s.) gemisini Cûdi Dağının üzerine Âşura Gününde demirlemiştir.3. Hz. Yunus (a.s.) balığın karnından Âşura Günü kurtulmuştur.4. Hz. Âdem'in (a.s.) tevbesi Âşura Günü kabul edilmiştir.5. Hz. Yusuf kardeşlerinin atmış olduğu kuyudan Âşura Günü çıkarılmıştır.6. Hz. İsa (a-s.) o gün dünyaya gelmiş ve o gün semâya yükseltilmiştir.7. Hz. Davud'un (a.s.) tevbesi o gün kabul edilmiştir.8. Hz. İbrahim'in (a.s.) oğlu Hz. İsmail o gün doğmuştur.9. Hz. Yakub'un (a.s.), oğlu Hz.Yusuf'un hasretinden dolayı kapanan gözleri o gün görmeye başlamıştır.10. Hz. Eyyûb (a.s.) hastalığından o gün şifaya kavuşmuştur.Sahih-i Müslim Şerhi,6:140.

Bu konuyla ilgili farklı hadis kitaplarındaki rivayetler:

Aşure günü Nuh aleyhisselamın gemisi, Cudi dağına indirildi. O gün Nuh ve yanındakiler, ALLAHü teâlâya şükür için oruçlu idiler. Hayvanlar da hiç bir şey yememişti. ALLAHü teâlâ denizi, beni İsrail için, aşure günü yardı. Yine Aşure günü ALLAHü teâlâ Adem aleyhisselamın ve Yunus aleyhisselamın kavminin tevbesini kabul etti. İbrahim aleyhisselam da o gün doğdu. Câmiü's-Sagîr, 6:141  

 

Hz. Âişe'nın belirttiğine göre, Kabe'nin örtüsü daha önceleri Âşura gününde değiştirilirdi.
İşte böylesine mânalı ve kudsî hâdiselerin yıldönümü olan bu mübarek gün ve gece, Saadet Asrından beri Müslümanlarca hep kutlana gelmiştir. Bugünlerde ibadet için daha çok zaman ayırmışlar, başka günlere nisbetle daha fazla hayır hasenatta bulunmuşlardır. Çünkü, Cenab-ı Hakkın bugünlerde yapılan ibadetleri, edilen tevbeleri kabul edeceğine dair hadisler mevcuttur.
Âşura Gününde ilk akla gelen ibadet ise, oruç tutmaktır. Muharrem ayı ve Âşura Günü, Ehl-i Kitap olan Hıristiyan ve Yahudiler tarafından da mukaddes sayılırdı. Nitekim, Peygamberimiz Aleyhissalâtü Vesselam Medine'ye hicret buyurduktan sonra orada yaşayan Yahudilerin oruçlu olduklarını öğrendi.
"Bu ne orucudur?" diye sordu.
Yahudiler, "Bugün ALLAH'ın Musa'yı düşmanlarından kurtardığı Firavun'u boğdurduğu gündür. Hz. Musa (a.s.) şükür olarak bugün oruç tutmuştur" dediler.
Bunun üzerine Resulullah Aleyhissalâtü Vesselam da,
"Biz, Musa'nın sünnetini ihyaya sizden daha çok yakın ve hak sahibiyiz" buyurdu ve o gün oruç tuttu, tutulmasını da emretti.
Ibn-i Mâce, Siyam: 31.

Aşûra günü yalnız ehl-i kitap arasında değil, Nuh Aleyhisselâmdan itibaren mukaddes olarak biliniyor, İslam öncesi Cahiliye dönemi Arapları arasında İbrahim Aleyhisselâmdan beri mukaddes bir gün olarak biliniyor ve oruç tutuluyordu.

Bu hususta Hazret-i Âişe validemiz şöyle demektedir: "Âşûrâ, Kureyş kabilesinin Cahiliye döneminde oruç tuttuğu bir gündü. Resulullah da buna uygun hareket ediyordu. Medine'ye hicret edince bu orucu devam ettirmiş ve başkalarına da emretti. Fakat Ramazan orucu farz kılınınca kendisi Âşûrâ gününde oruç tutmayı bıraktı. Bundan sonra Müslümanlardan isteyen bugünde oruç tuttu, isteyen tutmadı." 'Buhari, Savm: 69.

O zamanlar henüz Ramazan orucu farz kılınmadığı için Peygamberimiz ve Sahabileri vacip olarak o günde oruç tutuyorlardı. Ne zaman ki, Ramazan orucu farz kılındı, bundan sonra Peygamberimiz herkesi serbest bıraktı. "İsteyen tutar, isteyen terk edebilir" buyurdu. Müslim. Siyam: 117. Böylece Âşura orucu sünnet bir oruç olarak kalmış oldu.Âşura orucunun fazileti hakkında da şu mealde hadisler zikredilmektedir.Bir zat Peygamberimize geldi ve sordu:
"Ramazan'dan sonra ne zaman oruç tutmamı tavsiye edersiniz?"
Peygamberimiz Aleyhissalâtü Vesselam, "Muharrem ayında oruç tut. Çünkü o, ALLAH'ın ayıdır. Onda öyle bir gün vardır ki, ALLAH o günde bir kavmin tevbesini kabul etmiş ve o günde başka bir kavmi de affedebilir" buyurdu.
Tîrmizî. Savm: 40.Yine Tirmizi’de de geçen bir hadiste Peygamberimiz şöyle buyurmuşlardır:
"Âşura Gününde tutulan orucun ALLAH katında, o günden önce bir senenin günahlarına keffaret olacağını kuvvetle ümit ediyorum."
Tirmizi Savm; 47.
"Ramazan ayından sonra en faziletli oruç, ALLAH'ın ayı olan Muharrem ayında tutulan oruçtur”
İbni Mâce. Siyam: 43. hadis-i şerifi ise, bu günlerde tutulan orucun faziletini ifade etmektedir.Bu hadisin açıklamasında İmam-ı Gazali, "Muharrem ayı Hicrî senenin başlangıcıdır. Böyle bir yılı oruç gibi hayırlı bir temele dayamak daha güzel olur. Bereketinin devamı da daha fazla ümit edilir" demektedir. İhyâ, 1:238

Gerek Yahudilere benzememek, gerekse orucu tam Âşura Gününe denk getirmemek için, Muharrem'in dokuzuncu, onuncu ve on birinci günlerinde oruç tutulması tavsiye edilmiştir.Bu mânâdaki bir hadisi İbni Abbas rivayet etmektedir. Bunun için, müstehap olan, aşure Gününü ortalayarak, bir gün önce veya bir gün sonra oruç tutmaktır.

Bu günde oruçtan başka hayır, hasenat ve sadaka gibi güzel âdetlerin de yaşatılması isabetli ve yerinde olacaktır. Herkes imkânı nisbetinde ailesine, akraba ve komşularına ikramda bulunur; bugünlerin faziletini bildiren hâdiseleri hatırlayarak ihsanda bulunursa şüphesiz sevabını kat kat alacaktır. Bilhassa, Peygamberimiz, mü'minin aile efradına Âşura Gününde her zamankinden daha çok ikramda bulunmasını tavsiye etmiştir.Bîr hadiste şöyle buyurular: "Her kim Aşura Gününde ailesine ve ev halkına ikramda bulunursa, Cenab-ı Hak da senenin tamamında onun rızkına bereket ve genişlik ihsan eder."  et-Tergîb ve'l-Terhİb, 2:116. Bu aile mefhumunun içine akrabalar, yetimler, kimsesizler, konu komşular da girmektedir. Fakat, bunun İçin fazla külfete girmeye, aile bütçesini zorlamaya lüzum yoktur. Herkes imkânı ölçüsünde ikram eder.

Bu Bölüm De Önemlidir:

Âşura gününün manevi ve berraklığı üzerinde Kerbela karanlığının kesafeti de görülmektedir. 61. hicret yılının Muharrem'ine ait 10. gününde Hazret-i İmam Hüseyin (r.a.) 55 yaşında iken Sinan bin Enes isimli bir hain tarafından Kerbelâ'da hunharca şehit edilmiştir. Bu gadr ve zulmün arkasında Emevi Halifesi Yezid, onun Küfe valisi İbni Ziyad vardır. Yarım asır öncesinden Peygamberimizin bizzat haber verildiği bu ciğerleri yakan olay Hazret-i Hüseyin'i Cennet gençlerinin efendisi olma şanına yüceltmiştir.Şehitler mükâfatını almış en yüce mertebelere ulaşmıştır. Yüce ALLAH'ın da zalimlere hak ettikleri cezayı en âdil bir şekilde vereceğinden şüphemiz yoktur. Kader hükme boyun eğen her mü'min bu olaya üzülür, ancak itidalini ve soğukkanlılığını kaybetmez. Duyguları yanlışlara ve taşkınlıklara götürmez. Çünkü meydana gelen bütün olaylar ezelî takdirin bir hükmüdür. Bu açıdan bunu bir "yas merasimi" haline dönüştürmek ehli-i sünnetin itikat ve inancına aykırıdır.  

 

Bugün Yapılacak İşler:

1- Aşure günü oruç tutmak sünnettir. "Haram Aylar" denilen Zilkade, Zilhicce, Muharrem ve Receb aylarının perşembe, cuma ve cumartesi tutulacak oruçlar da müstahabdır. Muharremin "Aşure günü" denilen yalnız onuncu günü oruç tutmak da tenzihen mekruhtur. Büyük İslâm İlmihâli

2- Sıla-i rahim yapmalı. Yani akrabayı ziyaret edip, hediye ile veya çeşitli yardım ile gönüllerini almalı. Hadis-i şerifte, (Sıla-i rahmi terk eden, Aşure günü akrabasını ziyaret ederse, Yahya ve İsa’nın sevabı kadar ecre kavuşur) buyuruldu. (Şir’a)

3- İlim öğrenmeli! Hadis-i şerifte, (Aşure günü, ilim öğrenilen veya ALLAHü teâlâyı zikredilen bir yerde, biraz oturan, Cennete girer) buyuruldu. Bu gece ilim olarak, ehl-i sünnete uygun ilmihal okumalıdır. Ayrıca Kur’an-ı kerim okumalı, kazası olan kaza namazı kılmalı. (Şir’a)

4- Sadaka vermek sünnettir, ibadettir. Hadis-i şerifte, (Aşure günü, zerre kadar sadaka veren, Uhud dağı kadar sevaba kavuşur) buyuruldu. (Şir’a) (Bugün aşure ibadet) diye aşure pişirmek günahtır. Aşurenin bugüne mahsus ibadet olmadığını bilerek, bugün aşure veya başka tatlı yapmak günah olmaz, sevap olur. Bu inceliği iyi anlamalı. Tedavi niyetiyle sürme çeken bugün de sürmelenebilir. Hadis-i şerifte, (Aşure günü ismidle sürmelenen, göz ağrısı görmez) buyuruldu. (Hakim)

5- Çok selam vermeli. Hadis-i şerifte, (Aşure günü, on Müslümana selam veren, bütün Müslümanlara selam vermiş gibi sevaba kavuşur) buyuruldu. (Şir’a)

6- Çoluk çocuğunu sevindirmeli! Hadis-i şerifte, (Aşure günü, aile efradının nafakasını geniş tutanın, bütün yıl nafakası geniş olur) buyuruldu. (Beyheki)

7- Gusletmeli. Hadis-i şerifte, (Aşure günü gusleden mümin, günahlardan temizlenir) buyuruldu. (Şir’a)

Yukarıda nakledilen Hâdis-i Şerifler bazı âlimler tarafından ‘’mevzu’’ (uydurma) olarak nitelendirilmiştir. Aşure gününde, (Muharrem’in Onuncu Günü) bir gün öncesi ve sonrası ile birlikte ve bu ayın pazartesi, Perşembe ve cumartesi günlerinde oruçlu olmak (1) bizim yapmamız gereken iştir, sadaka verilebilir, yetimler sevindirilir, mümkünse eş-dost-akraba ziyaret edilir, telefonla aranır vs…(1)

Oruç Tutulacak Günler: Sadece Aşure Günü tutmak tenzihen merûhtur, bir gün arkasını ve önünü tutunuz… (9-10-11)

İlk On Gün Tutulabilir! (Zilhicce ayı olarak belirttiğimiz ayın, muharrem ayı olduğunu rivayet edenler de olmuştur! Zilhicce konusuna müracaat ediniz.)01 Muharrem 10 Ocak 2008 Perşembe – Hicri Yılbaşı02 Muharrem 11 Ocak 2008 Cuma03 Muharrem 12 Ocak 2008 Cumartesi09 Muharrem 18 Ocak 2008 Cuma10 Muharrem 19 Ocak 2008 Cumartesi Aşûra Günü11 Muharrem 20 Ocak 2008 PazarDileyen diğer, Perşembe, Cuma Ve Cumartesi günleri de tutabilir.  

Muharrem Ayı’nın İlk Gecesi Kılınacak Namaz

Muharrem ayı, hicrî senenin birinci ayıdır. Bu ayın birinci gecesi, akşam ile yatsı arasında (yâni Zilhicce'nin son gününü, Muharrem'in birinci gününe bağlayan gece) ALLAH rızası için 2 rek'at namaz kılınır.Namaza şu niyetle başlanır:„Yâ Rabbî, bizi yetiştirmiş olduğun bu seneyi, hakkımızda mübârek kılman; afv-ı ilâhîne, feyz-i ilâhîne mazhar kılman, dünyevî ve uhrevî saadetlere nâil eylemen için; Allâhü Ekber“Her iki rek'atte:7 Fâtiha-i şerîfe, 7 Âyetü'l-Kürsî, 7 İhlâs-ı şerîf okunur. Namazdan sonra:11 defa: لاَ اِلهَ اِلاَّ اللهُ وَحْدَهُ لاَ شَرِيكَ لَهُ، لَهُ الْمُلْكُ وَلَهُ الْحَمْدُ يُحْيِى وَيُمِيتُ وَهُوَ حَىٌّ لاَ يَمُوتُ بِيَدِهِ الْخَيْرُ وَهُوَ عَلَى كُلِّ شَىْءٍ قَدِيرٌ „Lâ ilâhe illallâhü vahdehû lâ şerîke leh. Lehül-mülkü ve lehül-hamdü yuhyî ve yümît. Ve hüve hayyün lâ yemûtü biyedihil-hayr. Ve hüve alâ külli şey'in kadîr“ 11 İstiğfâr-ı şerîf, 11 Salevât-ı şerîfe okunup duâ yapılır.

Duâda, geçmiş senenin günahlarının afvı ve yeni seneye günahsız girmek için ilticâ edilir.Yine 9 ve 10'uncu geceleri teheccüd vaktinde rızâ-i ilâhî için 4 rek'at namaz kılınır.

Her rek'atte 50'şer İhlâs-ı şerîf okunur.Muharrem'in birinci gecesi ayrıca şu şekilde niyet ederek bir tesbih namazı kılınır:

Yâ Rabbî, bu yeni senede beni mağfiret-i ilâhîne, rızâ-i ilâhîne ve hidâyet-i ilâhîne mazhar eyle. Yeni açılan amel defterimi rızâ-i ilâhîne muvâfık amel ile doldurmayı bana nasip eyle. Beni gadab-ı ilâhîne dûçâr olacak amellerden muhâfaza buyur. Allâhü Ekber“

Tesbih namazında şunlar okunur:1'inci rek'atte: 1 Fâtiha-i şerîfe, 1 Âyetü'l-Kürsî,

2'nci rek'atte: 1 Fâtiha-i şerîfe, 1 „Âmener-resûlü...“ (Sûre-i Bakara'nın son iki âyeti, Sûre-i Âli İmrân'ın ilk iki âyeti de ilâve edilerek),

3'üncü rek'atte: 1 Fâtiha-i şerîfe, 1 „Hüvallâhüllezî...“ (Sûre-i Haşr'ın son üç âyeti),

4'üncü rek'atte: 1 Fâtiha-i şerîfe, 1 İhlâs-ı şerîf. Namazdan sonra istiğfar edilir, Salevât-ı şerîfe getirilir ve arkasından duâ edilir.

Muharrem'in birinci gününde her birinde besmele çekerek, bir defada 1000 İhlâs-ı şerîf okuyanları, Cenâb-ı Hakk lutfuyla, keremiyle huzûruna bu âlemden kul borcu ile götürmeyecektir.Bu ay içinde; perşembe, cuma, cumartesi günleri peşpeşe oruç tutulursa 900 senelik nâfile oruç sevâbı verilir. 

Not: Ulema’dan bazıları bu gecelere müstakil olan namazlar hakkında farklı görüş bildiriyorlar, bundan dolayı kaza namazı olan kardeşlerimizin kaza namazı kılmaları tavsiye olunur!

Yılbaşı bizim bayramımız değil!







Mehmet Talü

 

İslâm dininin inanç, ahlâk, ibadet ve muamelât alanında getirdiği hükümler, öngördüğü kural ve tavsiyeler Müslümanlarca öteden beri bir bütün olarak kabul edilmekte, günlük ve sosyal hayatla ilgili şekil ve muhteva bile çoğu defa bu bütünün bir parçası olarak mütalaa edilmektedir.

Cenab-ı Hak şöyle buyuruyor: "Ey iman edenler! Yahudileri ve Hıristiyanları dost ve idareci edinmeyin. Zira onlar birbirlerinin dostudurlar, birbirinin tarafını tutarlar. Sizden kim onları dost ve idareci edinirse, o da onlardandır. Şüphesiz ALLAH, zalimler topluluğuna yol göstermez, onları hidayete erdirmez." (Mâide Sûresi: 51)

- "Yahudiler de Hıristiyanlar da; sen onların dinlerine uymadıkça asla senden razı olmayacaklardır. De ki: ALLAH Teâlâ’nın yolu, doğru yolun tâ kendisidir. Yemin olsun ki, sana ilim geldikten sonra, eğer sen onların arzularına uyacak olursan, senin için ALLAH Teâlâ’dan ne bir dost ve ne de bir yardımcı vardır." (Bakara Sûresi: 120)


Ayet-i kerimelerde ifade edildiği gibi: Başka dinden olanlar, özellikle yahudiler ve Hıristiyanlar Müslümanların dostu olmazlar; onlar ancak birbirinin dostu olur, birbirini desteklerler. Zaman zaman Müslümanlara yaklaşmaları, kendi menfaatleri bunu gerektirdiği içindir. Müslümanların bunu unutmamaları ve kendi aralarındaki dostluğu güçlendirmeleri zaruridir. Müslümanların arasına sızan iki yüzlüler, felâket tellâllığı yaparak onları, Mü’minleri bırakıp kâfirlere yöneltmek isterler; iman ehlinin bunlardan da sakınması gerekmektedir.

Cenab-ı Hak şöyle buyuruyor:

- "Ey iman edenler! Mü’minleri bırakıp da kâfirleri dostlar edinmeyin. Bunu yaparak ALLAH Teâlâ’ya, kendi aleyhinizde apaçık bir delil mi vermek istiyorsunuz?" (Nisa Sûresi: 144)

- "Mü’minleri bırakıp da kâfirleri dost edinenler, onların yanında izzet, güç ve şeref mi arıyorlar. Bilsinler ki gerçekten bütün izzet ve şeref yanlızca ALLAH Teâlâ’ya aittir." (Nisa Sûresi: 139)

Müslüman, Müslüman’a benzemeli

Hz. Peygamber (S.A.V.) Efendimiz, Müslüman olmayanlara benzememeye o derece dikkat ederlerdi ki, aslında yaptığı halde sonradan onlarda gördüğü hareketlerde bile değişiklik yaparlardı. Bunlar, çevredeki kültür ve medeniyetlerle, din ve kavimlerle iç içe yaşayan o dönem Müslümanlarına ayrı bir kimlik ve özellik kazandırıp, onların kendi içerisinde bütünleşmelerini sağlamaya yönelik önlemlerdir.

Meselâ: Henüz hicret etmeden evvel Muharrem ayının onuncu, Aşûre günü oruç tutmayı adet edinmişlerdi. Hicretten sonra Medineli Yahudilerin de bu günü takdis ettiklerini görünce onlara benzememek için Muharrem ayının dokuz ve on veya on ve onbirinci günlerinde oruç tutmaya başlamışlardır.
(Geniş bilgi için bak. M. Talu, Üç Aylar, Mübarek Gün Ve Geceler, 460)

Yine müşriklere benzememek için ashabına; sakallarını uzun, bıyıklarını kısa kesmelerini emretmişlerdir. (Geniş bilgi için Bak. Sh: 656)

Useym b. Küleyb (R.A.)nun, dedesinden rivayetine göre Resûlullah (S.A.V.) Efendimiz, Müslüman oldum diyene:

"Kâfirlik alâmeti olan saçını kes ve sünnet ol" buyurmuştur. (Ebu Davud, Taharet: 131, Taberani, el-Mucemu’l-Kebir, 19/14, No: 20)

Kime benzerseniz, onlardansınızdır

Bu hadis-i şerif Müslüman olan her gayr-ı müslimin gusul abdesti alması gerektiği gibi, saçlarını da traş etmesi gerekir anlamına gelmez. Ancak kâfirler, her beldede kendilerine mahsus saç şekli tespit etmişler, moda ortaya koymuşlardır. Mısır’da, Hindistan’da saçın hiç kesilmeyen kısımları vardır. Zaman zaman traş olsalar bile, o hususi kısma dokunmazlar. Bu, bir nevi onların dinlerinin, inançlarının bir gereğidir, milliyet sembolüdür. Şu halde böylesi bir kısım saç, İslâm’la küfür arasında bir alamet-i farika olmaktadır. İşte Resûlullah (S.A.V.), kâfirliğin alameti olan bu saçın kesilmesini emretmiştir. (Azimabadî, Avnü’l-Ma’bûd Şerh-i Sünen-i Ebî Davud, 2/21)

Abdullah b. Ömer (R.A.) den rivayete göre Resûlullah (S.A.V.) Efendimiz:

"Kim bir millete benzemeye çalışırsa, o da onlardandır," (Ebu Davud Libas: 5) buyurmuşlardır.

Bu hadis-i şerif benzemenin müspet ve menfi kısımlarını içine almaktadır. Çünkü teşebbüh, benzemeye çalışmak:

Başkalarının yaptığı bir işi onlara uyarak yapmak demektir ki hayır ve şerde, günahta, küfür ve imanda olabilir. O halde bu hadis-i şerif:

Kâfirlere, fasıklara, günahkarlara benzemeyi yasakladığı gibi, başta Hz. Peygamber (S.A.V.) Efendimize olmak üzere, sahabe-i kirama, meşayiha, takva ve salah sahibi kimselere benzemeyi de teşvik etmektedir.

Giyim kuşamda Müslüman’a benzemek

Benzemenin vaki olduğu en önemli yerlerden birisi de, hiç şüphe yok ki giyim-kuşamdır. Hz. Ali (R.A.)dan rivayete göre Resûlullah (S.A.V.) Efendimiz:

"Rahiplerin elbiseleri gibi, gayrimüslimlere mahsus elbiseler giymekten sakının. Kim onların şekillerine bürünür ve onlara benzemek isterse benden değildir" (Taberani, el-Mucemü’l-evsat, 4/541, No: 3921) buyurmuşlardır.

Yine Abdullah b. Amr (R.A.) diyor ki: Hz. Peygamber (S.A.V.) Efendimiz, üzerimde rengi sapsarı bir elbise gördü ve; Onu at! Çünkü o, renk ve şekil itibariyle kâfirlerin elbisesidir" buyurdu. (Ahmed b. Hanbel, 2/164, No: 6500)

Dikkat edilirse, İslâm’dan çıkıp başka bir millete dahil olmak için, İslâm’ı ve Kur’an-ı Kerim’i inkâr etmek gerekmiyor. O millete benzemeye çalışmak dahi yeterli olmaktadır.


Daha hayırlı iki bayram

Gayr-ı Müslimlerin bayramlarında sevinmek, onların kutsal saydığı günleri kutlamak, onların adetlerine uymak, onlara benzemek kesinlikle caiz değildir, büyük günahlardandır.

Enes b. Malik (R.A.)’den rivayete göre, Hz.Peygamber (S.A.V.) Efendimiz, Mekke-i Mükerreme’den Medine-i Münevvereye hicret ettiği zaman, Medinelilerin eğlenip oynadıkları iki günleri vardı. Hz. Peygamber (S.A.V.) Efendimiz:

"Bu günler ne oluyor, neyin nesidir? Diye sorduğunda, Medineliler:

- Biz cahiliyet devrinde bu günlerde eğlenip oynardık, Yâ Resûlellah! dediler. Bunun üzerine Hz. Peygamber (S.A.V.) Efendimiz:

"Muhakkak ALLAH size o iki gün yerine, onlardan daha hayırlı iki bayramı lütuf olarak vermiştir. Biri Fıtır, Ramazan bayramı, diğeri Kurban bayramıdır" buyurdular.

Ebu Davud; Salat: 239, Nesai; İdeyn: 1, Hakim Müstedrek; 1/294, A.b.Hanbel; 3/103, 178, 235, 250)

O günden beri kutlanagelen bu iki bayram, Müslüman milletlerin aynı zamanda milli bayramları yerine de geçmiştir.


Şair ne güzel dile getirmiş

Bir elde kadeh! Bir elde Kur’an!

Ne helâldır işimiz, ne de haram!

Şu yarım yamalak dünyada,

Ne tam kâfiriz, ne de tam bir Müslüman!


Müslüman’a:

"Sen Hıristiyan mısın?" diye sorsan darılır.

Amma yılbaşında hindi, kaz; yemesine bayılır...

Çam deviren hindici, nasıl mü’min sayılır...

Bilmiyoruz çoğumuz ne edip yapıyoruz:

"Batı, Batı" diyerek, eyvah! Hep batıyoruz!

Yaklaşınca her sene, öz yurdumda yılbaşı:

Yapılır milletime Firenkçe türlü aşı!..

Buna, ağlar ağacı; hem toprağı, hem taşı:

Müslümanız (!) onlarla, Noel de yapıyoruz.

"Batı, Batı!" diyerek, eyvah! Hep batıyoruz!..

ALLAH Müslümanlara intibahlar versin! Amin.

Müslümanlar, yılbaşı gecesi ne yapmalı?







Yarın miladi takvimin ilk günü, yeni bir yıla giriyoruz. Bu gece kimileri alkolle çığlıkla vb.. şekilde yeni yıla girecek. Peki Müslümanlar bu gece ne yapmalı?

 

Yarın miladi takvimin ilk günü, yeni bir yıla giriyoruz. Her sene olduğu gibi bu akşam yeni yılı kutlama bahanesiyle çılgınlıklar yaşanacak, eski pagan (putatapıcı) geleneklerle Hıristiyanlık karışımı âdetler zirve yapacak. Bunlar sahih bir din tarafından düzenlenmemiş pagan geleneklerdir.
Bize İslam öncesi cahiliyenin çılgınlıklarını hatırlatıyor. Batı dünyasının bunları yaşatması ve yaşaması doğal; tuhaf ve gülünç olan, Müslümanların da bunda hiçbir sakınca görmeyip yaşatmaya çalışmaları; Noel baba, hindi yemeği, çam ağacı hurafesi, şampanya patlatma, milli piyango, tam saat 24.00'ün bitimindeki bağrışmaları hayatlarına sokmuş olmaları.

Kimileri "Miladi takvim bir Roma takvimidir. Roma, Hıristiyan olmadan evvel de bu takvimi kullanmaya başlamıştır (MÖ 46). Esas adı Jülyen takvimidir. Bunun da kaynağı 25 Aralık'a denk gelen Noel'dir. Halbuki bu iki gün (25 ve 31 Aralık) arasında tarihsel bağ yoktur. Onun için yılbaşını rahatlıkla kutlayabilirsiniz" deyip kendilerini rahatlatmak isteyecektir. Roma veya Batı Hıristiyanlığı, her ikisi aynı mecrada akmışlardır, ortak kültürel değerlerdir. Müslümanların bunların geleneklerini veya âdetlerini taklit etmeleri "Kim bir kavme benzerse" hükmüne muhatap olmalarına sebep olur.

Diyanet cephesinde işin içinden çıkılmaz bir karışıklık var. Şöyle ki: Geçen sene Diyanet İşleri Başkanı Ali Bardakoğlu, "Yılbaşı kutlamaları evrensel kültürün bir parçasıdır, Hıristiyanlıkla ilgisi yoktur, dolayısıyla caizdir." demişti. Bu sene yılbaşı öncesi, camilerde okunmak üzere bir hutbe yayınlandı. Hutbede, "Yılbaşı kutlaması İslam kültüründe yoktur. Ayrıca yılbaşı münasebetiyle içki, kumar ve benzeri haram fiillerin işlenmesi ise zaten günahtır. Dolayısıyla yılbaşı kutlamalarından uzak durun" biçiminde ifadelere yer verdiler... Doğru olan görüş budur.

"Ne olsa gider" postmodern ilkesinden hareket eden mezhebi geniş "bir kısım beyaz ilahiyatçılar" ise "Müslüman Türk milletinin benimsediği, kendisinin ortaya koyduğu veya bir başka milletten aldığı her türlü kültür ve örf âdet değerleri, açık ve temel İslami değerlerle çatışmadığı sürece meşrudur, muteberdir. Dolayısıyla yılbaşı kutlamaları da, milli bayramlarımızın kutlamaları da meşrudur, muteberdir ve güzeldir. Halkımızın uyguladığı çeşitli örf ve âdetler, kültür ve yaşantı biçimleri aynı hükme tabidir. Halkın örfü meşrudur, mübarektir..." deyip işin içinden çıkmak istediler, ama caiz dedikleri kutlamaların bizatihi kendisi ve kutlama biçimleri "açık ve temel İslami değerlerle çatışma" içindedirler. İstanbul Müftülüğü sitesinden 28.12.2007 tarihinde yayınlanan yazıda "Başka milletlerin örf ve âdetlerini benimsemenin milli birlik ve beraberliği bozacağından ve ahlak çöküntüsüne sebep olacağı"ndan bahsediliyor. Müftülük, meseleyi "milli çerçevede almış, sakıncayı milli birlik ve beraberlik temeline oturtmuş"tur. Burada da görmezlikten gelinen büyük paradoks, "milli/ulusal olan"ın bizatihi kendisinin bize Batı'dan gelmiş olmasıdır. Din İşleri Yüksek Kurulu Uzmanı Abdurrahman Akbaş da, her ne kadar "milli ve manevi değerler"e aykırılıktan bahsediyorsa da, hiç değilse, işin "eğlence, israf, akıl ve sağlığı tehdit edici boyutları"na dikkat çekmiştir. Belki de Diyanet canibinden gelen tek olumlu ihtirazi kayıt Akbaş'ın "Yılbaşı kutlamalarını vesile edinerek Allah ve Resulü'nün razı olmayacağı tavırlar yerine, geçmiş senelerde yaptıklarımızı gözden geçirerek ve gelecek yeni yılda hayatımıza daha iyi nasıl yön verebileceğimizi düşünelim" demesidir. Yılbaşı kutlamaları "görünmez kilise" doktrini çerçevesinde Batılı değerlerin ve yaşama tarzının evrenselleştirilmesidir. Resmi tatiller, medya, tüketim alışkanlıkları, eğlence ve magazin sektörü eşliğinde kitlelere empoze edilen ve insanları bir geceliğine -sanki bu gece her şey mubahmış gibi- günaha çağıran pagan geleneklerdir. Kendini bilen Müslüman aileler bu geceyi her gece gibi geçirmeli, ilave bir tutum alarak televizyonlarını kapalı tutmalıdır.

Zilhicce







Zilhicce


Kur'ân-i Kerim'de Fecr sûresinde "Ve on geceye yemin olsun." ifadesinde kastedilen on gece bazi kaynaklara göre Ramazan ayinin son on günü veya Muharrem'in ilk on günü olarak belirtilse de genel görüs, bu mübarek on günün Zilhicce ayinin ilk on günü oldugudur.
  Kamerî aylarin onikincisi olan Zilhicce ayi, Islâm'in bes esasindan olan hac ibadetinin yerine getirildigi aydir. Bu mübarek ayin 1'inden 10'una kadar olan zaman dilimi "leyali-i asere", yani on mübarek gecedir. 10'uncu gün ise Kurban Bayraminin ilk günüdür. Peygamber Efendimiz (sav) bugünlerin önemini söyle ifade ediyor:
  "Salih amellerin Allah'a en ziyade sevgili oldugu günler bu on gündür! Ondaki her bir günün orucu bir yillik oruca (sevapça) esittir. Ondaki bir gece kiyami (ibadetle ihya edilmesi) Kadir gecesinin kiyamina (ihyasina) esittir.
  Peygamber Efendimizin zevcesi Hafsa (r.a) diyor ki:
  "Resulullah (sav) dört seyi terk etmezdi: Asure günü orucu, Zilhicce'nin on günü orucu, her ay üç gün orucu ve sabahin iki rekât sünneti."
  Ebu'd-Derda (r.a) Zilhicce ayinin önemini söyle anlatiyor: "Zilhiccenin ilk 9 günü oruç tutmali, çok sadaka vermeli, çok dua ve istigfar etmelidir. Çünkü Resulullah (sav):
  "Bu on günün hayir ve bereketinden mahrum kalana yaziklar olsun" buyurdu.
  Zilhicce'nin ilk dokuz günü oruç tutanin, ömrü bereketli olur, mali çogalir, çocugu belâlardan korunur, günahlari affedilir, iyiliklerine kat kat sevab verilir, ölüm aninda ruhunu kolay teslim eder, kabri aydinlanir, Mizan'da sevabi agir basar ve cennette yüksek derecelere kavusur." (Sir'a)
  Allah indinde Zilhiccenin ilk on gününde yapilan amellerden daha kiymetlisi yoktur. Bugünlerde tesbihi (Sübhanallah), tahmidi (Elhamdülillah), tehlili (La ilahe illallah) ve tekbiri (Allahu ekber) çok söyleyin! (Abd b. Humeyd, Müsned, 1-257)
  Allahu Teâlâ'nin bereketli kildigi, Kur'ân-i Kerim'de üzerine yemin edilen, Zilhicce'nin ilk on gecesinde yapilan amellere 700 misli sevab verilecegini Peygamber Efendimiz (sav) müjdeliyor. Bugünler bizlere tevbe etme ve kisa zaman dilimlerinde tekrar çok semere elde etme firsatinin verildigi günlerdir. Biz de Peygamber Efendimize tabi olarak, gündüzleri oruçla geçirmeli, sadaka vermeli, Allahu Teâlâyi zikretmeliyiz.
  Arefe Günü
  Arefe, Kurban Bayramindan bir önceki gün, hicrî takvime göre Zilhicce ayinin 9. günüdür. Baska güne arefe denmez. Ülkemizde Ramazan Bayraminin bir önceki gününe de arefe denmistir. Resulullahin (sav) bildirdigine göre:
  "Günlerin en faziletlisi arefe günüdür. Faziletçe cumaya benzer. O, cuma günü disinda yapilan yetmis hacdan faziletlidir. Dualarin en faziletlisi de arefe günü yapilan duadir. Benim ve benden önceki peygamberlerin söyledigi en faziletli söz de: Lailahe illallah vahdehu la serike lehu. (Allah birdir, ondan baska ilah yoktur, O'nun ortagi da yoktur) sözüdür." (Muvatta, Hacc 246)
  Hazreti Aise (ra) anlatiyor:
  "Allah, hiçbir günde, arefe günündeki kadar bir kulu atesten çok azat etmez. Allah mahlukata rahmetiyle yaklasir ve onlarla meleklere karsi iftihar eder ve:
  "Bunlar ne istiyorlar?" der." (Müslim, Hacc 436)
  Resulullah(sav):
  "Arefe gününe hürmet edin! Arefe, Allah'in kiymet verdigi bir gündür." diyerek Allahu Teâlâ'nm kiymet verdigi günü hürmet ederek bilinçli bir sekilde yasamaya gayret etmemizi istemistir. Hürmet, verilen nimeti idrak etmekle ve verileni bilmekle, görebilmekle baslar. Arefe gününü günahlara girmeden oruçla, duayla, istigfarla geçirmek kullarini arefe gününde bagislayacagini müjdeleyen Allahu Teâlâ'ya hürmetin ve sükrün bir ifadesidir. (Deylemi)
  Hazreti Ömer (r. a) ile Yahudi arasinda geçen konusmada arefe gününün önemini göstermektedir:
  Hazreti Ömer'in halifeligi zamaninda Yahudilerden birisi: "Ey Ömer, siz bir âyet okuyorsunuz ki, o âyet bize inseydi o günü bayram olarak kutlardik." dedi.
  O âyet, Maide sûresinin üçüncü âyetiydi. Cenab-i Hak söyle buyurmustu:
  "Bugün, sizin dininizi kemale erdirdim ve size nimetimi tamamladim."
  Bu âyet, hicri onuncu yilda, Veda Hacci'nda, arefe günü olan cuma günü ikindiden sonra, Peygamber Efendimiz Arafat'ta "Adba" adindaki devesinin üzerinde vakfede iken nazil olmustu. Deve vahyin agirligina dayanamayarak yere çökmüstü.
  Hz. Ömer'e Yahudiden hangi âyet oldugunu ögrenince söyle dedi:
  "Biz o günü ve o gün bu âyetin Hz. Peygambere (sav) nail oldugu yeri biliriz. Cuma günü arefede bulunuyordu." demis ve o günün bayramimiz olduguna isaret ederek arefe gününün önemini belirtmistir.
  Arefe günü, Hazreti Âdem (as) ile Hazreti Havva'nin Arafat'ta bulustuklari gündür.
  Tevriye, arefe gününden bir önceki güne denir. Peygamber Efendimiz (sav) söyle, buyurmustur:
  "Tevriye günü oruç tutan ve günah söz söylemeyen Müslüman cennete girer."
  Bugün tutulan oruç, bin gün nafile oruca bedeldir. Aynca geçmis ve gelecek yilda yapilan tövbelerin kabul olmasina da sebep olur. Arefe günü oruç tutmak da çok sevaptir. Resulullah (sav) söyle buyurmustur:
  "Arefe günü oruç tutana, Âdem aleyhisselâmdan, Sûr'a üfürülünceye kadar yasamis bütün insanlarin sayisinin iki kati kadar sevap yazilir."
  "Arefe günü tutulan oruç, bin günlük nafile oruca bedeldir."
  "Asure günü orucu bir yillik, arefe günü orucu da, iki yillik nafile oruca bedeldir."
  Arefede tutulan oruç, iki bin köle azat etmeye, iki bin deve kurban kesmeye ve Allah yolunda cihâd için verilen iki bin ata bedeldir."
  "Arefe günü tutulan oruç, biri geçmis, biri de gelecek yilin günahlarina kefaret olur."
  Arefe günü özellikle bin adet Ihlas okumak büyük zatlar tarafindan tavsiye edilmistir. Hadis-i seriflerde Ihlas sûresini okumanin kul borcu hariç diger günahlarin affedilmesine vesile olacagi söylenmistir.
  "Arefe günü Besmele ile bin Ihlas okuyanin günahlari affedilir ve duasi kabul olur."
  "Peygamber (sav) arefe aksami ümmetinin affedilmesi için dua etti. Duasina, 'Muhakkak ki ben zalimden baskasini magfiret ettim.' diye cevap verildi. 'Zalimden ise mazlumun hakkini alirim.' buyruldu. Resul-i Ekrem:
  'Ey Rabbim, dilersen mazluma cennette mükafatini verir zalime de magfiret edersin.' diye dua etti ise de Arafat'ta bu duasina Allahu Teâlâ'dan kabul gelmedi. Sabah vakti Müzdelife'de ayni duayi tekrarladi. Bu defa duasi kabul edildi. Resulullah memnuniyetinden ve sevincini belli ederek güldü. Bunun üzerine Ebu Bekir ve Ömer (ra):
  'Anam babam size feda olsun, bu saatte siz gülmezdiniz, sizi güldüren nedir?' diye sordu. Resulullah(sav):
  'Allah'in düsmani Iblîs, Allahu Teâlâ'nin duami kabul ederek ümmetimi affettigini anlayinca topragi alip basina çalmaya ve vay sana helak oldun diye feryada basladi. Iste Seytan'in görmüs oldugum bu feryadi beni güldürdü, buyurdu."
  Arefe gününe saygili olmali, o gün hacilar Arafat'ta vakfe yapip dua ederken manen onlarin yaninda oldugumuzu hissederek dualarina istirak edilmelidir. Böyle bir günde bizi günaha sokabilecek her seyden uzak kalmak gerekmektedir. "Günümüzde arefe, bayramin bir önceki günü oldugu için dünyalik telaslarin en yogun oldugu bir gün olarak yasanmaktadir. Oysa ki arefe insana verilen en kiymetli vakitlerden biridir. Bugünler ibadet ve affedilme günleridir. Hacilarin Arafat'ta "Lebbeyk (Buyur Rabbim)" diyerek dil, irk, ten ayirimi yapilmaksizin bir araya geldigi mahser gününü hatirlatan, kullugun Allahu Teâlâ'ya dualarla, telbiyelerle arz edildigi en kiymetli zaman dilimidir. Resulullah (sav) söyle buyurmustur:
  "Duanin faziletlisi, arefe günü yapilanidir." (Beyheki) "Allahu Teâlâ, arefe günü kullarina nazar eder. Zerre kadar imani olani affeder."
  Allahu Teâlâ bazi geceler dualarin reddedilmeyecegini Peygamber Efendimize (sav) bildirmistir. Rahmet kapilarinin açildigi dört mübarek gece sunlardir:
1- Fitr (Ramazan) Bayrami gecesi,
2- Kurban Bayrami gecesi,
3- Terviye gecesi (Zilhicce ayinin 8. gecesi),
4- Arefe gecesi, (Isfehani)
  Arefe gününü ve gecesini ibadetle geçirmek çok faziletlidir. Saadet-i Ebediyye'de arefe gecesini ibadetle geçirenin cehennemden azat olacagi söylenmistir.
  Arefe günü günahlardan uzak kalanin da bagislanacagi Resulullah (sav) tarafindan müjdelenmistir.
  "Arefe günü Resulullahin (sav) yaninda bulunan bir genç, kadinlari düsünüyor ve onlara bakiyordu. Resulullah (sav) eliyle birkaç defa gencin yüzünü kadinlardan çevirdi. Genç yine onlari düsünmeye basladi. Resulullah (sav):
  - Kardesimin oglu, bugün öyle bir gündür ki, bugünde herkesin kulagina, gözüne ve diline sahip olursa günahlari bagislanir, buyurdu." (Müsned)
  Arefe Günü Yapilmasi Tavsiye Edilenler:
  1- Arefe gününün sabah namazinin farzindan sonra tesrik tekbirleri getirilmeye baslanmalidir.
  2- Arefe günü oruç tutulmalidir.
  3- Arefe gününe hürmet edilmeli, günaha girmemeye dikkat edilmelidir.
  4- Arefe günü çok dua ve istigfar edilmelidir.
  5- Arefe günü 1000 âdet Ihlas-i serif okunmalidir.
  Baska Bir Sey Bilmiyorum
  Mevlânâ'nin talebelerinden biri, hac vazifesini yapmak üzere Hicaz'a gitti. O Hicaz'da iken, evinde hanimi, arefe gecesi bir tepsi helva yapip, Mevlânâ'nin talebelerine gönderdi. Mevlânâ, helvayi kabul edip, orada bulunan bütün talebelerine bizzat kendi eliyle taksîm etti. Herkes hissesine düseni aldigi halde, tepsiden hiçbir sey eksilmedi. Alanlar tekrar aldilar, doyuncaya kadar yediler, yine eksilmedi. Bunun üzerine helva dolu tepsiyi Mevlânâ mübarek eline alip; "Bu tepsiyi sahibine göndereyim." diyerek disari çikti. Içeri girdiginde, elinde tepsi yoktu. Ertesi gün helvayi getiren hanim, tepsisini medresenin mutfaginda aratti, ancak bulamadi. Mevlânâ'yi da bunun için rahatsiz etmedi.
  Aradan günler geçti, hacca gidenler dönmeye basladilar. Bu hanimin da beyi Kabe'den dönüp Konya'ya geldiginde, o tepsi esyalarinin arasindan çikti. Kadin tepsiyi görür görmez taniyip, hayretinden dona kaldi. Beyine; "Ben arefe gecesi bu tepsi ile helva yapip Mevlânâ'nin talebelerinin yemesi için göndermistim. Tepsiyi ertesi günü arattigim halde bulamadim. Nasil oldu da bu tepsi senin eline geçti?" deyince, sasirma sirasi haciya geldi. O da; "Arefe gecesi haci arkadaslarimla oturup sohbet ediyorduk. Bir ara çadirin kapisindan bir el bu tepsiyi uzatti. Biz de tepsiyi aldik, elin sahibini arastirmak da aklimiza gelmedi. Helvayi yedikten sonra tepsiyi tanidim. Kimseye vermeyip esyalarin arasina koydum. Baska bir sey bilmiyorum." dedi. Bunun Mevlânâ'nin bir kerameti oldugunu anlayinca, ona olan bagliliklari daha da artti.

Zilhicce'nin İlk On Gününün Fazileti







Ibni Abbâs'in rivayet ettigine göre, Peygamber 'imiz bir gün

«Zilhiccenin ilk on günü kadar içinde yapilan amellerin Allah Katinda degerli oldugu baska bir gün yoktur» buyurdu. Sahâbiler «Alah Yolu'nda cihad etmek de mi» diye sorarlar. Peygamber 'imiz «Evet. bu günlerde islenen amel, mali ve cani ile Allah ugruna evinden çikip geri dönmeyenler hâriç cihâddan da daha degerlidir» buyurdu.

Câbir Ibni Abdullah'in rivayetin ettigine göre de Peygamber 'imiz

«Içinde amel islenen günler arasinda Allah Katinda Zühicce'nin ilk on günü kader degerlisi yoktur» buyurdu. Sahâbiler «Allah Yolu'nda cihâd edilerek geçirilen günler de mi onlar gibi olamaz?» diye sordular, pegamber 'imiz onlara «Evet, Allah Yolu'nda ati ile birlikte can veren hariç, cihad edilerek geçirilen günlerden de daha degerlidir» buyurdu.

Hz. Ayse buyurur ki; «Bir delikanli vardi ki. Zilhicce ayi girince oruç tutardi.

Peygamber 'imiz bu hâlini ögrenince onu çagirarak ona

«Bu günlerde niçin oruç tutuyorsun» diye sordu.

Delikanli Peygamber 'imize «Yâ Rasûlallah anam - babam yoluna feda olsun! Bu günler hacc ve ibadet aylaridir. Ola ki, Allah beni bu günlerde yapilan dualara ortak eder» diye cevap verdi.
Bunun üzerine

Peygamber 'imiz delikanliya söyle buyurdu:

«— Senin oruç tuttugun her gün için Allah Yolunda yüz köle âzâd etmis, üzerinde gaza ettigin yüz deve ve yüz at vermis kadar sevab vardir. Terviye günü (Kurban bayrami arefesinden bir gün önceki gün) gelince senin için Allah Yolundo bin köle azâd etmis, üzerinde kaza ettigin bin deve ve bin at vermis kadar sevab vordir. Arife Günü de Allah Yolunda iki bin köle âzâd etmis, üzerinde gaza ettigin iki bin deve ve iki bin at vermis kadar sevab kazanirsin.»

Kurban Bayraminin arife günü oruç tutmak île sene oruç tutmaya. Asure Günü oruç tütmek da bir senelik oruca bedeldir.»

Tefsir âlimleri «Musa ile otuz gece için sözlestik, sonra da buna on gece daha ekledik» mealindeki âyette geçen «sonra da buna on gece daha ekledik» ifadesi ile Zilhicce'nin ilk on gününün kasdedildigini ileri sürerler.

Ibni Mes'ûd buyurur ki;

«Allah, günlerden dördünü, aylardan dördünü, kadinlarin dördünü seçkin kildi; Dört kimse Cennete ilk önce girer ve dört kimseyi de cennet hasreti ile bekler.

Mümtaz dört günün ilki Cum'â Günü'dür. Onun öyle bir âni vardir ki, ona rastlayip da dünya ve âhiret ile ilgili bir sey isteyen müslümanin dilegi kesinlikle kabûl edilir.

Ikincisi arife günüdür. Arife günü gelince, ulu Allâh meleklerine karsi övünerek «Ey meleklerim, kullarimi görün, mallarini harcayarak ve bedenlerini yorarak toz - toprak içinde huzuruma geldiler. Sâhid olun ki, onlarin günahlarini afvettim.»

Üçüncüsü Kurban Bayrami Günü'dür. Kurban bayraminda kul, Kurbanini kesince yere akan ilk damla kan islemis oldugu bütün günahlara kefaret olur.

Dördüncüsü Ramazan Bayrami'dir. Mü'minler Ramazanda oruçlarini tutup bayram günü'ne ulasinca, ulu Allah meleklerine «Her çalisan, ücretini ister. Kullarim da Ramazanda oruçlarini tutmuslar ve bayrama çikmislar, simdi mükâfatlarini istiyorlar. Sâhid olunuz ki, onlarin günahlarini afvettim.» Bu ara söyle seslenilir, «Ey Muhammed (S.A.S.) ümmeti Simdi evlerinize dönünüz, kötülükleriniz iyiliklere döndürülmüstür.»

Seçkin aylar Receb, Zilkade, Zilhicce ve Muharrem Aylaridir.

Seçkin kadinlara gelince bunlar da Imran kizi Meryem, kadinlardan Allah'a ve O'nun Rasûlüne ilk önce inanan Huveylid kizi Hatice, Firavun'un esi Müzahim kizi Asiye ve cennetlik kadinlarin bas hanimefendisi Muhammed (S.A.V.) kizi Fatma'dir

Cennete ilk önce girecek dört kimseye gelince bunlar her kavmin ilk müslümanlaridir.

Peygamber 'imiz araplarin ilk müslümani, Selman acemlerin ilk müslümani, Süheyb, rumlann ilk müslümani ve Bilâl de Habesilerin ilk müslümanidir.

Cennetin hasretle bekledigi dört kimse de Ali Ibni Ebû Talib, Selmân-i Farisî, Ammar Ibni Yasir ve Miktad Ibni Esved'dir.»

Peygamber'imiz (S.A.S.) buyuruyor ki:

«— Kim Kurban Bayrami arifesinden bir gün Önce oruç tutarsa. Allâh ona Hz. Eyyûb (A.S)'un karsilastigi belâlara karsi sabrederek kazandigi sevab kadar sevab verir. Arife Günü oruç tutana da Allah, Hz. Isâ (A.S)'ninki kadar sevab verir.»

Peygamber'imiz (S.A.S.) buyuruyor" ki:

«— Arife günü gelince, ulu Allah rahmetini saçar. Hic bir gün o günde oldugu kadar insan cehennemden âzâd olunmaz. Kim Arife günü gerek dünya ve gerekse âhiret ile ilgili olarak Allâh'dan bir sey isterse, Allâh onun dilegini karsilar. Arife Günü tutulan oruç hem geçmis ve hem de gelecek senenin günâhlarina kefaret olur.»

Allah bilir, ama bunun hikmeti su olabilir. Terviye ve arife günleri iki bayram arasinda mü'minler için sevinc günleridir. Mü'minler hesabina günahlarinin afvedilmesinden daha büyük bir sevinc kaynagi olamaz.

Iki bayramdan sonra gelen Asure Günü bir senelik günâhlarin kefareti olur. Cünki o gün Hz. Musa'nin (A.S.) ve Arife Günü Peygamber imizindir.

Peygamber imiz digerlerine karsi üstünlügü elbette ki, kat kat fazladir.

Kurbanın vacib olmasının şartları (2)







Kurban kesmede nisap sadaka-i fıtırla mükellef olmaktır. Bu durumdaki Müslümana kurban kesmek vaciptir. Bu da: Temel ihtiyaçlarının dışında üreyici, nâmî olsun veya olmasın nisap miktarı mala sahip olmaktır. Bu da fitre nisabı ile aynı olup üzerinden bir yıl geçmesi şartı da aranmaz. Yani daha önce fakir iken, kurban kesme günlerinde 200 dirhem gümüş veya 20 miskal, 80 gram altın veya bunların karşılığı olan para veya ticaret malına sahip bulunan kimseye kurban vacip olur. Temel ihtiyaçlara ev, normal ev eşyası, binit, meslek aletleri ve benzerleri ile bakmakla yükümlü olduğu kimselerin bir yıllık geçim masrafları da girer.

Nisabı eksilten borç, eyyam-ı nahirde kurbanlığın kaybolması kurbanın vücubiyetini düşürmez. Kişi vaktin başlangıcında fakir sonunda zenginleşirse kurban kesmesi gerekir. Kurban kesmekle mükellef olan aldığı kurbanlığı kaybeder ve mal varlığı nisabın altına düşerse eyyam-ı nahir’de fakir olduğundan yeni bir kurban almaya gerek yoktur. Zengin olduğu halde yerine yenisini alıp keser ve diğerini de bulursa bunu kesmesi gerekmez.20

Nisapla ilgili bu bilgilerden sonra önemli bir hususa temas etmek istiyorum. İslâm dininde; aile mülkiyeti değil, fert mülkiyeti esastır. Ailede ‘’malbirliği’’ değil, ‘’mal ayrılığı’’ prensibi vardır. Yani bir aile içinde de olsa, herkesin malı, kendisine aittir. Bir kimse, babasının, eşinin veya oğlunun servetiyle zengin sayılamaz. Baba fakir olduğu halde oğlu; koca fakir olduğu halde hanımı zengin olabilir. Bu bakımdan, aile içinde, diğer şartlarla beraber kimler dinen zengin sayılırsa, sadece onlar kurban kesmekle yükümlü olurlar. Hepsi zengin sayılırsa, her birinin ayrı ayrı kurban kesmesi gerekir. Aile içinde zengin sayılan kimse yoksa, hiçbiri kurban kesmekle yükümlü olmaz.

Bu itibarla aile içinde kurbanı, zengin olanlar keser. Evin büyüyü keser, diye bir şey yoktur. Bir aile içerisinde bulunanlar: Baba, anne, oğul, kız, gelin evet bunların her birerleri dinen zengin ise hepsinin birer kurban kesmesi gerekir. Dinen zengin sayılan kimse yoksa, hiç birinin kesmesi gerekmez. Bazen de yanlış ve dini olmayan bir adet gereğince, icabında esas kurban kesmesi gerekli olan koca veya tersi yani hanımı bir sene biri, diğer sene de öbürü, veya kurban kesmeye imkanı olmayan fakir anne-baba, zengin oğlu veya kızı yanında bulunurken, hürmeten anne veya baba adına kurban kesilmektedir. Bu, çok yanlış bir uygulamadır. Çünkü esas kurban kesmesi gerekli olan kimse kesmemekte ve borç altında kalmakta, diğeri ise nafile kurban kesmektedir. Bu bakımdan esas kurban kesmesi vacip olan kimse, her yıl kendi adına kurbanını mutlaka kesmelidir. Arzu ediyorsa diğerleri için de nafile kurban kestirebilir.

Zengin kimsenin aldığı kurban, henüz kesilmeden ölse yerine başkasını alması gerekir. Fakir kimsenin aldığı kurban ölse, başkasını alması gerekmez.

Zengin kimsenin aldığı kurban kaybolsa veya çalınsa da, yerine başkasını kestikten sonra bulunsa artık bunu da kesmesi gerekmez. Çünkü kurban yükümlülüğünü yerine getirmiş durumdadır. Fakat fakir kimsenin bu takdirde kesmesi gerekir. Çünkü onun satın aldığı kurban, adak niteliğinde belirli hale gelmiş ve kendisine vacip olmadığı halde bu kurbanı üzerine borç haline getirmiştir.

Kurban için alınan hayvan, kaybolduktan veya çalındıktan sonra yerine başka hayvan alınıp da daha sonra bayram günleri çıkmadan bulunsa, eğer sahibi zenginse bunlardan dilediğini kurban eder. Ancak sonradan aldığının kıymeti eksik olduğu halde onu keserse, aradaki eksik miktarı tasadduk eder. Fakat fakir ise her ikisini de kesmesi gerekir. Çünkü bunlar onun hakkında adak kurbanı niteliğindedir.

Kurbanın vacib olmasının şartları







Soru: Kurbanın vacib olmasının şartları nelerdir?

Cevab: Bismillâhirrahmanirrahim.

Kurbanın vacib olmasının şartları. Kurban kesecek kimsenin:

a- Müslüman olması,

b- Akıllı ve büluğa ermiş olması,

c- Hür olması,

d- Nisab miktarı mala sahip olması,

e- Seferi olmayıp mukîm olması, gerekir.19

Kurbanın vacip olması için, kesim süresinin sonu geçerlidir. Buna göre, kurban bayramının üçüncü günü, güneş batmadan önce zengin olan mükellef bir Müslümana kurban vacip olur. Bundan önceki sürede fakir olması hükmü değiştirmez. Bunun aksine bayramın üçüncü günü güneş batmadan biraz önce fakir düşen veya vefat eden Müslümandan da kurban yükümlülüğü kalkar.

Seferi olanlar kurban kesmekten muaftır. Hz. Ebubekir (R.A.) ile Hz. Ömer (R.A.) seferi olduklarında kurban kesmemişler; Hz. Ali (R.A.) de: Seferi kimseye Cuma namazı ile kurban borç değildir, demiştir.

Bundan dolayı seferiliği gerektirecek yoldan hacca gidenler seferde oldukları için, memleketlerinde kesmeleri gereken kurbanları kesmek vacip değildir. Ancak Mekke-i Mükerreme’de seferi olmayan hacılara, memleketlerinde kesmeleri gereken kurbanları da kesmek, tercih edilen görüşe göre vaciptir. Şu kadar var ki, isterlerse bu kurbanı memleketlerinde birini vekil tayin etmek suretiyle de kestirebilirler.

Seferi olan bir kimse kurban kesmekle mükellef olmamakla beraber, bu şahsın tek başına veya mukimlerle birlikte kurban kesmesine bir engel de yoktur. Seferi kimse için böyle bir muafiyet ibadetlerde külfeti kaldırmak ve kurbandan gözetilen hikmetlerin gerçekleşmesine öncelik vermek sebebiyledir. Çünkü seferilik halinde bulunan kimse gerek kurbanlık temin etme ve kurbanı kesme, gerekse kesilen kurbanın etini değerlendirme ve dağıtma açısından o bölge halkının, mukim kimselerin sahip olduğu bilgi ve imkâna sahip değildir. Ayrıca yolculuk hali zengin olan yolcunun bile elindeki parayı daha tedbirli harcamasını gerektirir. Böyle olunca kurban bayramı süresince iş ve görev gereği yolda olan veya bulunduğu yerde seferi konumunda olan kimselerin bu ruhsattan yararlanması mâkuldür. İsterlerse kurban kesmeyebilirler. Bu kimselere kurban mükellefiyeti yüklemek maddî yönden ziyade ibadetin ifası yönünden ağır bir külfet teşkil edebilir.

Ancak fıkıh kitaplarımızda konu böyle ele alınmış olmakla birlikte, günümüzde yolculuk imkân ve şartları büyük ölçüde değişmiştir. Bayram tatilini fırsat bilerek yurt içi veya yurt dışı geziye çıkan, yazlığa giden, memleketine ana-ata ocağına giden kimsenin durumu farklıdır. Bu durumdaki kimselerin söz konusu muafiyetten yararlanma yerine ya önceden gerekli tedbirleri alarak vekâleten kurbanını kestirmesi ya da bulunduğu yerde kurban kesmesi daha isabetlidir. Çünkü kurbanın namaz, oruç gibi kişinin niyetiyle ve iç dünyasıyla alâkalı yönü bulunduğu gibi onlara ilâveten toplumda sosyal adaleti sağlayan ve üçüncü şahısların haklarını ilgilendiren yönü de mevcuttur. Bu sebeple de, seferinin yolculuk sebebiyle namazı kısaltma ya da oruç tutmama ruhsatından yararlanması daha ferdî bir karar iken kurbanda durum farklıdır. Böyle olunca, bu ibadetin sosyal amaçlarının göz önünde bulundurulması, savunulabilir bir gerekçe, sıkıntı veya mazeret bulunmadığı sürece kurban ibadetinin yerine getirilmesi gerekir.

Eyyam-ı nahr, kurban kesme günlerinde yolculuğa çıkan kişi, vakit çıkmadan mukim olursa kurbanla mükelleftir. Eyyam-ı nahrin ilk günlerinde mukim olduğu halde kurban kesmeyen ve son gün sefere çıkan kişiden vücubiyet düşer.

Kurbanın dini kaynağı (2)







Kurban ibadeti hicretin ikinci yılında eda edilmeye başlanmış ve Hz. Peygamber (S.A.V.) Efendimiz de, kurbanı bir ibadet olarak kabul etmiş ve bizzat kendisi de on yıla yakın bir süre hep kurban, udhiyye kesmiştir, hiç terk etmemiştir.

Ebu Bekre (R.A.)’den rivayete göre: Resûlullah (S.A.V.) Efendimiz hutbe okudu ve minberden indikten sonra iki koç getirterek kesti. (Tirmizi, Edahi: 19)

Enes b. Malik (R.A.) diyor ki: Hz.Peygamber (S.A.V.) Efendimiz, iki alaca semiz koç kurban kesti. Ayağını yanlarına basarak: “Bismillah” deyip, tekbir aldığını gördüm. Sonra onları kendi elleriyle kesti. (Buhari, Edahi: 9,14; Müslim, Edahi: 17)

Cabir b. Abdullah (R.A.) şöyle demiştir: Resûlullah (S.A.V.) Efendimiz ile beraber açık hava namazgahında kurban bayramı namazında bulundum. Resûl-i Ekrem (S.A.V.) Efendimiz hutbesini bitirince minberinden indi ve bir koç getirdi. Resûlullah (S.A.V.) Efendimiz, o koçu kendi eliyle kesti ve keserken:

“Bismillah! Vellahü ekber! Bu koç, benim ve ümmetimden kurban kesemeyenler içindir!” buyurdu. (Tirmizi, Edahi: 19,20)

Celebe b. Sühaym (R.A.)’den rivayete göre, adamın biri, Abdullah b. Ömer (R.A.)’ya:

- Kurban hakkında vacib, farz mıdır? diye sordu. Abdullah b. Ömer (R.A.):

- Resûlullah (S.A.V.) Efendimiz ve Müslümanlar kurban kestiler! dedi. Adam, aynı suali, Abdullah b. Ömer (R.A.)’ya tekrar edince, Abdullah b. Ömer (R.A.) şöyle dedi:

- Ne dediğimi anlamıyor musun? Resûlullah (S.A.V.) Efendimiz ve Müslümanlar kurban kestiler diyorum! (Tirmizi, Edahi: 11)

Cabir b. Abdullah (R.A.)’den rivayete göre Hz. Peygamber (S.A.V.) Efendimiz; Veda haccında Cemre-i Akabe, büyük şeytanı taşladıktan sonra, kurban yerine giderek kendi eliyle altmış üç deve boğazladı. Sonra bıçağı Hz.Ali (R.A.)’ya verdi. Geri kalanını da O boğazladı. (Müslim, Hac: 1218; Ebu Davud, Menasik: 56)

Cabir b. Abdullah (R.A.)’den rivayete göre: Hz. Peygamber (S.A.V.) Efendimiz, Veda haccında kurban edilmek üzere 100 deve getirtmişti. 63 yaşında olduğu için her bir senesi için birer deve kurban olmak üzere bizzat kendisi kesmiş, geri kalanları da Hz. Ali (R.A.)’ya kestirmiştir. Sonra her bir deveden bir parça alındı. Beraberce pişirildi. Sonra etinden yediler ve çorbasından içtiler. (İbn-i Hibban, Hac:19, No: 3943)

Hz. Aişe (R.Anha) validemizden rivayete göre, Hz. Peygamber (S.A.V.) Efendimiz, Kurban bayramında, ALLAH katında en sevimli ibadetin kurban kesmek olduğunu şöyle ifade buyurmuştur:

“Adem oğlu, Kurban Bayramı günü ALLAH Teâlâ katında kurban kesmekten daha sevimli hiçbir amel yapmamıştır. Gerçekten o kurbanlık hayvan, kıyamet günü boynuzuyla, tırnaklarıyla ve kıllarıyla birlikte gelir. Kurbandan akan kan daha yere düşmeden ALLAH Teâlâ yanındaki yerini alır. O halde, kurbanın sevabı böyle olunca, kurban kesmekle kendinizi hoş ve müsterih tutun.” (Tirmizi, Edahi:1; İbn-i Mace, Edahi: 3)

Bu hadis-i şerif, kurban bayramı gününde yapılabilecek en kıymetli, en makbul ibadetin kurban kesmek olduğunu belirtmektedir. Ayrıca hadis-i şerifte, kurbanın boynuz, kıl, tırnak v.b. işe yaramaz gibi gözüken kısımlarının bile kıyamet günü ortaya çıkacağının zikredilmesi, kurbandan hâsıl olacak olan sevabın büyüklüğünü belirtmektedir.

Kesilen kurban eksiksiz olarak kıyamet günü geleceğine, yani her bir parçasından sevap hasıl olacağına göre, onun, imkân nisbetinde eksiksiz ve mükemmel olması ve gönül hoşluğu ile, sevinerek kesilmesi gerekir.

Kesilen kurbanın kanının daha yere düşmeden ALLAH Teâlâ katında bir mevkiye ulaşması, ALLAH Teâlâ’nın kurban ibadetinden razı olacağını, kurbanın, ALLAH Teâlâ katında makbul bir ibâdet olduğunu ifade eder.

Öyle ise kulun; böylesine kıymetli bir ibadeti istemeyerek, cimrice düşüncelerle değil, gönül hoşluğu ile, sevinçle yapması kurban emrini yerine getirmek hususunda iştiyak ve heyecan duyması, bayram yapması gerekir. Resûlullah (S.A.V.) Efendimiz işte bu noktaya irşad buyurmaktadır. Zeyd b. Erkam (R.A.) şöyle demiştir. Resûlullah (S.A.V.) Efendimizin ashâbı:

-Yâ Resûlellah! Şu udhiyyeler, yâni bayramda kesilen kurbanlar nedir? dediler. Resûl-i Ekrem (S.A.V.) Efendimiz:

“Babanız İbrahim’in sünnetidir” diye cevab verdi. Sahâbîler:

- Peki, kurbanlarda bizim için ne sevab var? Yâ ResûlELLAH! dediler. Resûl-i Ekrem (S.A.V.) Efendimiz:

“Her kıla karşılık bir hasene var” buyurdu. Sahâbîler:

 -Ya yün, yâni kesilen kurban koyun, kuzu olunca sevab nasıl? dediler. Resûl-i Ekrem (S.A.V.) Efendimiz:

“Yünden beher taneye karşılık bir hasene vardır” buyurdu. (İbn-i Mace, Edahi:3; Ahmed b. Hanbel, 4/368)

Mihnef b. Süleym (R.A.)’den rivayete göre Resûlullah (S.A.V.) Efendimiz:

“Ey insanlar! Her sene ev halkına kurban kesmek gereklidir.” buyurdu. (Tirmizi, Edahi:18; İbn-i Mace, Edahi:2)

Muhterem okuyucu,

Elhamdülillah bu yıl da Toprak Turizmle birlikte şirket görevlisi olarak 24/11/2007 Cumartesi günü Hacca gidiyorum. Sizlere dua edeceğim. Siz de bize dua ediniz. Hacc süresince bize şu telefonla ulaşabilirsiniz.

Tel: 00966565687479